25.11.12

Yıldızlar


Kocaman cesetlerin, milyarlarca yıl önce sıcak olan nefeslerinden bahsediyorum. İnsanlık için bir tanrı olmaya müsait şeyler bu yıldızlar; öyle ki insanlığın varlığından önce de hep varlardı ve hep de var olacaklar. Yok olduklarında bile var olacaklar, sürekli büyüyen bu uzayda ışıkları asla sönmeyecek, nefesleri hep sıcak kalacak.

Arkadaşlarımız ve yoldaşlarımız. Kıskanmamalı, bizden daha çok şey bilir yıldızlar. Ne demiştik? Hep oradadırlar. Uzayın çam ağaçları. Hep oradalar. Kıskanmamalı, bizden daha çok şey yaşar yıldızlar.

Bir yıldız gibi beklemek çok şey öğretir. Eğer öylesine kararlı beklerse insanoğlu, önce bir hayatı görecektir, o hayat bitince bir başkasını, ardından yenilerini, dere gibi, sessizce akan bu hayatlar bir geceyi oluşturacaktır ve sonrasında gündüz gelecektir. Rüzgâr esecek ve ardından tekrar gece çıkacaktır sahneye. Böylece insan hayatı görecektir; hayatın aslında başlangıçsız ve sonsuz bir zamanın tekrarlarından oluştuğunu, farklı zamanlarda aynı insanların dünyaya geldiğini -benzer değil, aynı- ve aynı şiirlerin okunduğunu görecektir. Zamanın sonsuz boşlukta sonsuz tane Ouroborostan ibaret olduğunu ve asla çizgisel olmadığını bilecektir. Eğer öylesine kararlı beklerse insanoğlu, nihayet sonsuzuncu olduğunu bilecektir. Bilecektir ki; asla ölmeyecektir.

Yıldızların ağaçlara benzeyen bir yanı daha vardır: yıldızlar da tıpkı yürümekte olduğunuz yolun kenarındaki ağaçtan sarkan yapraklar gibi, yeterince güçlü zıplarsanız ona değebilecekmişsiniz hissi verirler. Onların trajedisi ve ağaçlardan ayrıldığı nokta da işte tam olarak bundan sonrasıdır: Asla onlara dokunmak için zıplamayı denemezsiniz.


Bir yıldızın hayatı, bir haikuyu anımsatır bizlere. Yalnız bir fark vardır, haiku şiiri ölümlü, kısacık anı ölümsüzleştirmeye çalışmanın hüznünü taşırken; bir yıldızın hayatının hüznü, asla sonu olmayan ölümsüzlüğü, bir ömre sığdırmaya çalışmasıdır.

Devasa heykellerin gözyaşlarıdır yıldızlar; asla silmek akıl edilmemiş.

Yıldızlara dikilen bayraklar hayâllerimizin eseridir. Biz ufacıkken, unutulmak üzre dikilmişlerdir oraya. Sonra hayâllerimizin yerini şarkılar alır. Uzayın sessizliğinde yıldızların sesinden ibaret hayâllerimizi çalmıştır birileri, farklı riffler kullanarak.

Yıldızlar, eve döneceğimizin kanıtı gibidirler. Küçüklüğünüzde babalarımızın bizi bakkala giderken gözlediği gibi gözler, sıcak dudaklarından bir öpücük aldığınız bir sevgili gibi özlerler; ilk öpücüğün ikincisini getireceğini bilmektedirler. Milyonlarca yıldır bu süre gelmektedir hani... Ah, yıldızlar, yıldızlar! Unutmak bilmez körpe cesetler!

İnsanlar henüz fotoğraf çekemiyorken bile yıldızlar gülümserlerdi.

Ölünce unutur ya insan, yıldızlar öldükten sonra da hatırlarlar. Bir sonraki ölümsüzlüğümüze açtığımızda gözlerimizi -ki bu olay, biz tam olarak öldükten hemen sonra gerçekleşir-, unuttuğumuzdan yanımıza hatıralarımızı almayı, cebimizdeki tek şey olan sevgi ve merakla bakarız yıldızlara. Sonra sonsuzuncu kez tekrar tanışırız yıldızlarla: Merhaba! Benim adım....

1.11.12

Gece Olur

Gece olur, işler biter. Bir şarkı eşliğinde kalabalık salonu terk eder. Sırtımda çantam, çok gürültülü ortamda sesini asla duyamadığım adamın dudaklarını okur ve tokalaşır vedalaşırım. Müzik sürmektedir, ben kapıdan çıkarım, hemen üst kata yönelirim. Boynum terlemiştir, kravatımı gevşetirim. Yukarı çıkarım merdivenler, merdivenler kalabalıktır, kafamın içindeki kalabalıktan duyamam seslerini insanların. Ayaklarına basarım merdivenlerde, ölü gibiyimdir. Son basamağa geldiğimde etrafa bakarım ve adım atamam, bir süre kilitlenirim, insanlar beni köşeye ittirirler; alt katta müzik sürmektedir. Bir yerde bir kapı kapanır ve müzik sesi kalabalığın boğacağı kadar azalır; kalabalık acımadan boğar müziği, beynime kan gider, uyanır gibi olurum. İtildiğim yerden bir başka müziğin geldiği odaya yönelirim, bunun için bir kat daha çıkarım yukarı.

Vardığımda kıvırcık bir kafa ararım kalabalıkta, onu bulamazsam büyük, esmer bir tane. Kısa saçları değil, iki dakika önce tokalaşıp hayatının geri kalanında başarılar dilediğim adamla üç dakika sonra karşılaşmak çok saçma olur diye düşünürüm, nitekim öyle de olur, bana inat, hayata ve bütün bu gereksiz kibarlıklara, ağız kokularına inat. Kıvırcık saçları ararım yeniden selam verdiğim üç dakikalık yabancıyla, dakikaları sayamam. Kıvırcık saçı bulurum nihayet, gidip sevgiyle dürterim kıvırcığı. O da bana döner ve ben sadece müziği duyarım, kıvırcığın dudaklarını izlerim. Sonra elimi omzuna atmaktan vazgeçerim ve belinden tutmak isterim kıvırcığın, o da olmaz, kasıntılığıma küfretmek isterim, üşenir edemem. Büyük ve esmer kafa gelir, benim omzuma atar elini, rahattır. Ben de rahat olmak isterim ama olamam. Kafamda bambaşka bir müzik çalarken kıvırcığı kaybederim, bir parça börek atarım ağzıma, bir masadan bulduğum.

Sonra halı kaplı basketbol sahasından dışarı çıkarım, sarı kafalıyla burun buruna gelirim. Bir geline benzer o an sarı kafalı; hiçbir düğünde giyilmeyecek kadar rahat ve güzel olan beyaz elbisesiyle karşımadır o an. Onun söyleyeceklerini duymak için kafamdaki ve dışarıdaki müzik ve gözlerimi kısarım, söyleyecekleri ondan duyacağım son şeyler olabilir. O ise elini yumruk yapıp bana uzatır, ben de yumruk yaparım ve o eklem çıkıntıları birbirine mükemmel bir şekilde geçer, sonra ayrılır, yalnızca bir saniye. Sonra gider kendi düğününe gelin, bambaşka bir yerde, asla gülümseyemeyeceğim bir adamdır damat da. Elbisesinden yeni yeni ezgiler dökülür.

Kıvırcık ve büyük esmerle beraber aşağı ineriz, ben çalıların arasında bir banka otururum, ya da öyle sanarım. Kafamı kaldırdığımda müziğin taştığı binanın girişini görürüm, Rachel ayakta durur ve biriyle konuşur, ben de Rachel'in daha önce hiç dikkat etmediğim kıçını görürüm. Sonra kafamı kıvırcığa çeviririm, o kadar kıvırcıktır ki, sarı kafalıyı bulup gelinliğini kıvırcığa vermek ve evlenmek isterim kıvırcıkla; o elbisenin kıvırcıka asla olmayacağını bilmeme rağmen hem de. Büyük esmer konuşur, çocuk gibi dudağını büzer ve görüşmeyi bırakmamamız gerektiğini söyler, bırakmayacağımızı, bize New York'tan bir sürü şey getireceğini söyler, asla hatırlanmayacak şeylerdir bunlar, çalılara karışıp azot olacak ve o an unutulacak şeyler... Kıvırcığa bakarım, çok fazla kıvırcıktır. O da çocuk gibi şikayet eder o an, çocuk olmamasına rağmen çocuk kadar tatlı eder şikayetini. Gitmek der, gitmek derim. Ayağa kalkarım ve merdivenleri tek başıma çıkarım, çantam omuzlarıma yapışır, telefonum çalar.

Telefonla konuşurken büyük esmer yanımda olur, şeker gibi yapış yapış bir şeyler söyler, iyi bir kızdır büyük esmer, bu an onu düşünürüm, sadece ben böyle bir iyilik istemem, çok daha farklı şeyler isterim. Büyük esmerle tokalaşıp öpüşürüm ve beş adım attıktan sonra kafamı geri çevirip elimi sallarım, hiç gerekli değilken. Önüme bakarım ve o an vedalaştıktan dört dakika sonra tekrar görünce asla bozulmayacağım, asla kendimi saçma bir durumda hissetmeyeceğim kıvırcıkı görürüm; o saçma bir duruma düşecek, bozulacak bile olsa, yüz metre kadar ötemde, yokuşun başladığı yerde, bir sokak lambasının altında duruyordur o an, elinde telefonu. Adımlarımı o gece son bir kez onun için hızlandırırım ve ona sarılıp teşekkür ederim, üç kere, hepsi de yersiz ama içten teşekkürlerdir. Kokusunu içime çekemem, sokak sokak kokarken, kıvırcık da sokak kokar, biraz da müzik ve ter, hiçbir karakteristik koku yoktur. Saçlarına dokunur ve elim yanmış gibi aniden çekerim, bilmem, belki de utanırım o an. Sonra onu bırakırım. Yokuşu inmeye başlarım. Beş adım atıp arkamı dönerim. Elinde telefonu, aynı yerdedir. Beş yavaş adım daha ve tekar bakarım, hâlâ oradadır. Sonra ben arkamı dönmeden onun birine döndüğünü görürüm, oraya yönelir ve adımlarını hızlandırır, belki de o gece için son kez, başka biri için. Gözden kaybolur, önüme dönerim. Islık çalamam o an, sola döner ve son yokuşu inmeye başlarım, deniz ayaklarımın altında gibidir. O gece boyunca daha önce hiçbir zaman değil, ben arabaların ıslıklarını duyduğumda çok sevmem gereken birini hatırlarım. Gece olur.

30.10.12

Yanlış

Merhaba baba.

Sen 'böyle olmuyor, yazarak anlatacağım bir şeyleri' dediğimde, bu söylediğim şeyi kendinle ve annemle ilişkilendirip sinirlendin, bütün meselenin saçma cümleler kurmadan, ben lafımı bitirene kadar bana herhangi bir cevap vermeyeceğine emin olarak her şeyi tek tek anlatabileceğim tek yolun yazmak olduğunu anlamadın. Yazarak anlatacağım bunu.

Sen ve annem, siz bana sevmeyi öğrettiniz. Dünyadaki bütün yaratıkları sevmeyi, sizi sevmeyi. Nefreti öğretmediniz, kini öğretmediniz. Her insan kadar kinci biriydim ben de, siz içimde filizlenebilecek sadisti çok küçük yaşta durdurdunuz, kestiniz kafasını. Bana sahip olduğum bir sürü güzel özelliği siz aşıladınız; kitap okumak, insanları sevmek, doğayı sevmek, saygı duymak... Yazı yazmam dışında neredeyse her alışkanlığımı sizden aldım. Yazı yazmamı kimse durduramaz, ben bile durduramıyorum. Küçükken bir sürü çocuğun sahip olduğu angarya eşyayı almamı istemediniz mesela, benim hiç iğrenç bir spiderman kostümüm, uçan balonum olmadı. Gereksizdi çünkü bunlar, haklısınız. Teşekkür ediyorum, geri dönüp baktığımda utandığım çok az şey bırakmışsınız arkamda.

Siz zeki insanlarsınız, sen de annem de. Bu yüzden bazı şeyleri anlatamıyorum sizlere, katiyen kabul etmiyorsunuz. Şu anda bunları okurken de tıpkı beni dinlerken olduğu gibi ellerini bağladın ve baştan aşağı haksız olduğumu düşünüyorsun. Anlattıklarımı katiyen kabul etmediğini katiyen kabul etmiyorsun ve şu anki tavrını değiştirmezsen katiyen kabul etmemeye devam edeceksin. Önce sözlerime kulak ver, burada edebiyat yapmıyorum, bir mektup yazıyorum. El yazımı sevmiyorum, o yüzden buraya, bloga koymak istedim. Merak etme, kimse kimseyi suçlamıyor, ben de seni suçlamıyorum, bu yazıyı okuyan başka insanlar da suçlamayacak. Yalnızca şunu bil, ben sana ne hissediyorsam bunu söyleyeceğim ve sen de bana olmamı öğütlediğin adamsan eğer, bu söylediklerimi ön yargısız dinleyeceksin.

Bana kaç kere ukala dediler, kaç kişi ukala dedi saymadım. Ukala değilim demiyorum, kesinlikle öyleyimdir. Keşke öğrettiğiniz şey olsaydınız baba, keşke. Keşke beni ukalalıkla, haksızlıkla, bencillikle ve yalancılıkla suçlarken kulak vermeyi deneseydiniz. Sen, baba, keşke beni seni dinlememekle suçlamayı bir kenara bırakıp beni dinleseydin. Senin ve annemin karşısında laf anlatırken ne kadar kelimelerin birbirine girdiğini görseydin. Kusura bakma, görüyorsun bunu. Göremediğin şey nedeni. Ben sen değilim baba, ben siz değilim. Sizin kadar cesur değilim belki fakat bunun cesaretle alakası yok. Böyle anlatırım ben derdimi, direkt anlatamam, çünkü topamaya çalışırım söyleyeceklerimi. Konudan konuya atlarım, isteyerek yapmam bunu. Bana -her ne kadar inkar etseler de- kafadan yalan söylüyormuşum ve haksızmışım, lafı geveliyormuşum gözüyle bakan iki insanın karşısında lafı geveliyorum baba, istemeden oluyor bu. Birbirine giriyor cümleler, o kadar sinirleniyorum ki derdimi anlatamayınca, saçma sapan cümleler dökülüyor ağzımdan -konuyla hiçbir alakası olmayan, sadece sinirimin eseri olan. Bunlar hakaret olmuyor baba, yanlış önermeler oluyor bunlar. Sen de bu yanlış önermeyi kuyruğundan tutup bana saldırıyorsun baba. Bu öyle bir kısır döngü ki, hiçbir zaman seninle 'daha açık' konuşamıyorum baba. Hep suçluyor gözlerin, çok kötü, çok yorgun bakıyorlar. Seninle konuşurken rahat hissetmiyorum, uzun zamandır hissetmedim de. Sana bu kadar şey yazıyorum, bilmiyorum ne kadar anlıyorsun beni.

Yaşıtlarımdan daha olgun olmam için elinizden geleni yaptınız. Aslında yaşıtlarımla bir kıyaslama derdinde miydiniz bilmiyorum - ki sanmıyorum da - ama sonuç olarak olan şey tam olarak bu. Benim kendimi kontrol etmem, kendimi korumam için verebileceğiniz her şeyi verdiniz sanırım, ama baba, dört duvar arasında kendimi korumam gereken hiçbir şey yok. Her şeye izin verdiğinizi söylüyorsunuz. Evet, makul olan her şeye, sizin lügatınızda. Kendimin elde edemediği çok şey var: izinleriniz. Gittiğim ve size 'izin vermiyorsunuz' dediğimde bana sürekli cevap olarak gösterdiğiniz her yere, siz de istediğiniz için gittim. Hiç bilmediğiniz bir yere gitmedim, belli bir saatten sonra belli bir şekilde kesinlikle sosyalleşemedim. Ah, hayır, anlamıyorsun neye yakındığımı, burun kıvırıyorsun. Benim yakındığım şey, korumaya çalışırken ne kadar gereksiz, ne kadar saçma halt varsa hepsine özendirmen oldu baba, hepsine, teker teker hem de. Yaşıtım olan insanların dörtte üçünün rahatlıkla yaptığı bir sürü şeyi yapamadım, sizce makul olmayan. Hani daha olgundum baba, hani bakardım kendi başımın çaresine? Pekalâ ölmezdim baba, yalnızca öğrenirdim. Henüz arkadaşlarım ölmedi benim baba.

Siz bana neyi gösterirseniz gösterin, neyi söylerseniz söyleyin, ben yine hatalarımı yapacağım. İkinize inat o duvara ben de çarpacağım. Bende kendi gençliğini mi görüyorsun, ondan mı izin vermiyorsun baba bana? Düzeltmek istediğin ne varsa hayatında, gençliğinde bunun yansıması ben miyim? İyice ezik bir insan oldum senin yüzünden baba. Bana seni sevmekten başka bir şey öğretmedin, sana kızamadım, kızamadıkça kendi içimde kendimi yedim. Özgürüm ben baba, yaşımın getirdiğince özgürüm. Bilgili bir adamsın sen baba, zekisin, beni tanıyorsun, ama biraz farklı tanıyorsun. Önce benim sırtıma tek tek vurduğun yaftaları çıkart. Önce bencili al, sonra yalancıyı. Onlar olmadan bana bakmayı öğren.

Seninle konuşurken neden ellerimi sıktığımı, dizimi titrettiğimi, yüzüne bakmadığımı soruyorsun baba. Ben dayanamıyorum baba, bağıramıyorum, çağıramayorum, kapıda sen öyle dikilirken odadan çıkıp gidemiyorum baba. Sürekli bağıran bir adam oldun, ben de sürekli derdimi anlatamayıp sinirlenen. Ben sinirlendiğimde bırakıp giderim baba, kendimi dışarıda yerim, kimse üzülmesin diye. Bana bağırmak ve "ben ölsem sana iyi bir roman konusu çıkar, o kadar" demektense neden bütün kemiklerim kırılana, ben kör olana kadar dövmüyorsun beni baba? Sen de rahatlarsın, ben de.

Benim de planlarım var baba. Sizin gölgeniz beni kapatmıyor artık, senin kadar benim boyun da, biliyorsun. Ben de ailenin bir ferdiysem, planlarınızdan haberdar olmamamın bahanesi benim yanınıza gelmiyor olmam olamaz, pekala sofrada, başka yerlerde bunu bana söyleyebilirsiniz, kaldı ki bu durumu buraya çeken benim kadar sensin de baba. Beni anlamaya çalıştın ama beyninin en arkasında bir şey asla anlamadı beni baba, çünkü annemde de, bende de var olan o ön yargı, 'bu konuşuyor ama benim bildiğim doğru' tabakası sende de var. Keşke bunun zıttını öğretebilseydiniz baba, öğretmeye çalıştığınız şey olabilseydik hep beraber. Önce sizler.

Şimdi düşünüyorum da; hep sahip olmak istediğim kız çocuğunu aslında bütün dünyaya değil, sizlere tepki olarak yetiştirmeyi planlamışım. Her yerde sevgiyle bahsettiğim sen gibi bir baba olmamayı istemişim ben baba, çoğu konuda.

Beni serbest bırakın baba, bırakın da kendim göreyim her şeyi tek tek. Ben nasıl bir şeyi yanlış yaptığımda inatla üzerinde duruyorsanız, ben de inatla direteceğim bu hakları kazanmak için, getirisi ne olursa olsun. Vereceğin her cezaya razıyım baba, fakat aynı hızla direteceğim ben de; ve bana kulak verirsen, karşında bir türlü toparlayamadığım cümlelerimi gerçekten dinlersen, isteklerimin aşırı veya saçma olmadığını göreceksin. Ben yalnızca, yarattığınızdan başka bir dünya istedim baba, kendi dünyamı istedim. Hâlâ da istiyorum. Alacağım da.

29.10.12

Kes

Beynim bana oyunlar oynuyor, bu sefer de sensin milyonlarca düşüncemi yüklediğim yüz. Bir önceki yüze hiç benzemiyorsun, pek bir numaran yok gibi. Çok ilginç, her yerde aklıma geliyorsun, bazen aynaya bakınca seni görüyorum, dokunsam ıslanacak gibisin. Hiçbir zaman sevgilimin yüzü yansımadı karşı tarafta. Sevgilim karşımdaydı, adımı söylüyordu, bana gülümsüyordu, konuşuyorduk, mesaj atıyordum, o bana mesaj atıyordu. Hiç gerçek anlamda konuşmadığım, merak ettiğim insanların yüzleri oluveriyor bir anda benim yüzüm, benim hareketlerim. Erkekleri merak etmiyorum, hep kızlar oluyor merak ettiklerim. Sen dahil bütün bu gizem kendime yönelik bir oyun gibi, senden ve öncekilerden asla 'gerçek siz'den alamayacağım yanıtlar alıyorum, asla olamayacağınız kadar şahane yaratıklarsınız kafamda. Kendi kurguma hayranım ben, sizi kafamda pişirip yeni senaryolarda oynatıyorum. Rollerinizin uzunluğu ise benim yalnızlığımla doğru orantılı. Delirmiş olamam, bu anlattıklarımın hepsi doğru.

Çok ilginç saçların var, çok değişiyorlar. Saçlarının doğal hali neye benziyor merak ediyorum, boka batmamış, şampuan kokan, boyasız olan saçların. Kırmızı kafalı olma sakın, kırmızı kafa başka yerin konusu.

Bugün metroda öğrenciliğin dibine vururken aklıma geldi yüzün, sonra gülümsedim. Hemen dibimde metronun tavanındaki direğe tutunan amca vardı, kekremsi kokusu burnumu sikip atıyordu, iğrenç insan kokusu. Güzel insanlar da iğrenç kokarlar, bunu gittiğim biber fabrikasıvari yerde gördüm, emin olabilirsin. Bazen güzel insanlar çok çirkin kokarlar, ağızları kokar bu çirkin insanların, midelerinin özünün kokusunu alırsın. Çünkü açtırlar. Sahi, ne yapıyorsun bu kadar parayı? Herkesin ağzı kokabilir, her sabah midemizde yanan yağlar felaket koku yapar. Senin paranı isterdim biliyor musun, korkusuzca yazabilmek, senin kadar rahat olmak. Mesela sözel gibi sikindirik bir şey okuyup bütün hayatımı yazmaya yönlendirmek isterdim. Şimdi çok geç olmayan bir saatte, milyon tane iğrenç işin arasında, garip, kurgusu olmayan, gerçek gibi bir şey yazıyorum. Sen ise oradasın.

Bana çok uzaksın, seni sokakta görmek gibi bir ihtimalim yok. Zaten hayal gücümün oyuncu kadrosuna kattığım hiçbir isim, hiçbir yüz bana yakın, tesadüfen de olsa ulaşılabilir olmadı. İroniktir, ne zaman tek başıma dolaşmaya çıksam, ne zaman sessiz olsa ortalık, hiç karşılaşamayacağıma emin olduğum hatunlarla karşılaştığımı düşünürüm ve bu benim genzimi yakar, sonra gülerim bu duruma. Sanırım kendimle konuşamama yardımcı olduğum maskelersiniz sizler, çünkü sizle her seferinde karşılaştım, asla aşık olmadım ya da intikam alırcasına sikmedim sizi, yalnızca konuştum. Doğru olamayacak kadar saçma.

Sesini bilmiyorum. Bu yeni işte, çünkü diğer hatunların hepsi sesleriyle kayıtlı. Senin de seks kaydını alabilmeyi isterdim, izleyip kahkaha atabilmek için, suratındaki, o dudak büzüşündeki emin ifadenin nasıl anlamsızca hayvanlaştığını görmek için tekrar tekar geri sarardım kaydı. Sen nasıl bir şeysin?

Şimdiye kadar hiç düşünmedim ama şimdi seni öpmeyi istedim, kokunla tadını aynı anda alabilmek için. Bana gerçek olduğunu kanıtlaman için, üstelik benden haberin bile yokken. Bu sıradan bir yakarış değil, sorunları olan bir adamın kendisinin 'vajinalı' versiyonuyla konuşmasından ibaret. Adam vajinalıyı öperse vajinalı amlıya dönüşür ve masal bozulur, adam da deli olmadığını kanıtlamış olur.

Tahmin ettiğim kadar bile zeki olmadığına eminim, kafamda yarattığım kadar 'unique' olmadığına da. Biz insanlar olarak abartmayı severiz, abartır ve abarttığımız şeylere aşık oluruz, sonra yan yana yatıp sabahı beraber kalkmak için can atarız ve gözlerimiz kıpkırmızı olur. Sen o kadar değilsin, sen yalnızca elinde bir sürü imkan olan ve benim dışımda kimsenin işine yaramayan, bu eksikliğini de taşağa ve 'umrumda değilsiniz'e vuran bir kızsın. Boyun çok ideal, fakat dokunmadan vücudun hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğim.

Merak ediyorum, külot giymeden çok geniş şort giydin mi hiç?

14.10.12

Atlet Terini Alır

Parıltılı bir geceydi. Yüzlerce insan adımı haykırıyordu. "İşte oldu!," diyorlardı, "Halil yarışı kazandı!". Son 30 metreyi nasıl koştum bilmiyorum, bildiğim tek şey bacaklarımın kanla dolduğu ve o anda NEREDEYSE uçuyor olduğumdu. Öylesine kasılmışlardı ki, her kalp atışımda bütün vücudum titriyordu. Parmak uçlarımda koşmuştum son 30 metreyi. Bir şey söyleyeyim mi, gerçekten de şahane bir uçuştu, vücudum kalbimin atışıyla her titrediğinde iki saliseliğine de olsa ayaklarım yerden kesiliyordu. Yarış bittiğinde ise bağırıyordum, EN BÜYÜK BENDİM.

Daha önce konuştuğumuz gibi Nermin beni dışarıda bekliyordu. Ben de kel kafamı üşütmemek için hemen arabaya atladım, çantamı ayaklarımın dibine koydum. Nermin hoş kadındı, benden yedi yaş büyük olsa da güzel bir yüzü ve güzel bacakları vardı, üstelik arabası vardı. Koşu dışında sürdüğüm sefil hayatında kıçımı toplayan bir kadındı Nermin, çok da güzel yemek yapardı üstelik. Arabaya girer girmez klimayı kapadı ve bana gülümseyip çok iyi olduğumu söyledi. Bunu ben de biliyordum.

Arabasını deniz kenarında bir yere çekti. Hızla arabadan inip onun kapısını açma inceliğini gösterdim; sportif olmamın yanında böyle centilmen de bir insandım. Sonra elimi uzattım ve Nermin'in narin elini tuttum. Onu arabadan yavaşça çekip çıkarmadan önce elini bir beyefendi gibi öptüm. O ise bundan düpedüz zevk alıyordu, kahkahalar atarak indi arabadan. Yavaşça kapıyı kapadım ve önünde eğildim:

-Bu kadar zevzek olmana gerek yok, dedi ve yüzüme tükürükler saçarak kahkaha attı. Bu hareketine bozulmuştum ama çaktırmadım, bir beyefendi gibi davranmaya çalışırken onun böyle dalga geçmesi affedilecek şey değildi. Sonra daha da affedilmeyecek bir şey fark ettim: Bir kokoreççinin önündeydik. Yani benim 'evde yenilecek mis gibi yemek' hayâlim suya düşmüştü, tuzla buz olmuş, yanmış bitmişti. "Amına koyayım Nermin, amına koyayım senin." dedim içimden.

Kokoreçlerimizi yerken konuşulabilecek en boktan konular hakkında konuşuyorduk bir yandan da: Koşu dışında bir iş yapmayı düşünüp düşünmediğim, nasıl geçineceğim, yeterli parayı bulup bulamadığım... Nermin'in mavi gözleri gözlerimle çok seyrek buluşuyordu. Gecenin laciverti ayaklarımın altındaydı: Karşı kıyıda binlerce ışık vardı, uzak olduğum için bana güzel görünen ışıklardı bunlar. Sonra kendi ışıklarımızın aydınlattığı gökyüzü vardı, bu gökyüzünde de yine kendi ışıklarımızın gizlediği güzel yıldızlar vardı. Ben ise burada, bir sokak ışığının altında, çırılçıplak kaldırımda, çok konuşan bir kadınla karşılıklı oturmuş kokoreç yiyordum, tanrım, ne kadar çok toz vardı bu koca şehirde!

Anahtar delikte iki tur döndükten sonra, kapıyı omzumla ittim ve nihayet eve girmiştik. İçerinin karanlığı apartmanın koridorunu, dışarının ışığı da evin karanlığını boğuyordu. Boğmaca. Önce ben girdim, sonra Nermin hanım teşrif ettiler. Bir daha beyefendi gibi davranmak yoktu, buna karar vermiştim.  Nermin tiz sesiyle "ehihihihi" diye gülerek girmişti içeri. Hiç alkol almamışken böyle davranması garipti, demek ki bir kadını böyle bir durumda güldüren şey alkol değil, evine bir erkeğin girmiş olmasıydı; içilen şeyin mohito mu yoksa ayran mı olduğu önemsizdi.

Sırtımda taşıdığım bombayı -hangi sporcuya sorsanız, terli çamaşırlarının bir bomba olduğunu söyleyeceklerdir- kapının kenarına attım. Nermin "şşt! Ahmet uyanacak!" dedi. Ahmet de kimdi? Bu saatte burada ne işi vardı? Bu ev Ahmet ve bana yeter miydi? Madem uyanmaması lazımdı, Nermin neden eve anırarak, kahkahalarla girmişti? Ahmet'in komşunun oğlu olduğunu öğrendim, bu gece burada kalacakmış, annesi yok muymuş neymiş. Nermin'in yaptığı işgüzarlığı fark edince ben de kahkahayı bastım, Ahmet umrumda değildi. Ahmet diye çocuk mu olurdu hem? Ahmet diye adam olurdu.

Sonra Nermin'in odasına gittik. Bir anda susmuştu, az önce gülen bir kediydi, şimdi ise çok ciddi bir kısrak gibiydi. Ciddi de olsa, hatta daracık bir kıçı bile olsa kısrak kısraktır. Kapıyı arkamızdan çektim ve kendimi yatağa attım, çok yorgundum. Bu enerjiyle ne kadar iyi bir iş çıkarabileceğimi bilmiyordum. Öyle çok gerinmiştim ki, bütün eklemlerim yerlerinden çıkıp tekrar yerlerine girmişlerdi. Karşımda soyunan kadının yüzüne karşı esniyordum. Yanıma geldi, üzerimdekileri teker teker çıkarttı. Beyefendi olmak yoktu, ona yardım etmeyecektim kıyafetlerimi çıkarırken. Tamamen çıplak kaldıktan sonra tekar düşündüm, beyefendi olmak yoktu. Üzerine çıktım. En büyük bendim, beyefendilik yapmayan, kaba saba ama yine de en büyük.

Nermin'in kesik soluklarının arasında her nasıl olduysa başka soluk sesleri de duydum. Kafamı çevirdim, Ahmet yatağın hemen yanında duruyordu:

-Ne yapıyorsun burada bacaksız? dedim.
-Sadece sesinize uyandım, ben..
-Tamam, şimdi git ve yerine yat, ya da televizyon izle, bu saatte güzel belgeseller oluyor.

Ahmet gözden kaybolmuştu. Nermin bana kızgın bakışlarla bakıp yataktan çıkmaya çalıştı, fakat ben boğazından tutup yatağa yapıştırdım. Neden kızıyordu ki, beni eve getirip benimle sevişme fikri benim miydi? Ben yalnızca görevimi yapıyordum.

Sertleşemediğim üç dakikanın ardından yaklaşık yirmi dakika sonra işimi bitirmiştim. Ben en iyisiydim, mükemmel bir koşunun ardından bir insanın performansı en fazla bu kadar olabilirdi. Nefesim bile bozulmamıştı, yataktan hızla çıktım ve gerindim. Nermin uykuya dalmıştı bile. Ben de üzerime donumu giyip yataktan çıktım, eğer çantamdaki pis şeyleri kirliye atmazsam, çantam da, kıyafetlerim de ölüp gideceklerdi.

Bir marş mırıldanarak koridora geldim. Işık açıktı, demek ki unutmuştuk kapatmayı ışığı, tıpkı kapıyı arkamdan çektikten sonra kapanıp kapanmadığına bakmayı unutmam gibi. Çantama bakındım, fırlattığım yerde yoktu. Sonra ellerimi belime bağlayıp etrafa bir göz attım. Salon? Kulak kesildim, televizyon sesi geliyordu.

Salona girdiğimde Ahmet'i kocaman gözlerle televizyona dalmış bir şekilde buldum. Arapça bir kanal açıktı. Sonra çantamı gördüm, hemen Ahmet'in ayaklarının dibindeydi. Sonra daha da dikkatli baktım Ahmet'e. Yaşıyor gibi değildi. Bir şeyi kemiriyordu. Daha doğrusu emiyordu. O şey... eee... benim atletimdi:

-AHMET? NAPIYORSUN? AHMET BIRAK ONU!

Tepki yoktu. Kulağının dibinde bağırıyordum ve kafasını çevirip bana bakmıyordu bile. Ne kadar süre bizi izlemişti bu velet?:

-Ahmet, bırak onu. Bırak dedim sana.

O kadar iğrençti ki, süt dişlerini atletime batırmış, salyalarıyla gecenin zaferinin özsüyunu, en boktan tarafını içiyordu. Bütün o ter, atlete yapışmış bütün o adrenalin ve testesteron küçük Ahmet'in ağzındaydı. Ahmet diye çocuk mu olurmuş lan?

Atlete yapışıp çektim. Ahmet de atletle beraber yere düşmüştü, dişleri hâlâ atletteydi. Çektim, çektim. Ahmet yerde sürünüyordu. Daha da sert çektim. Nafile, Ahmet'in çenesi kilitlenmişti. Sonra bütün gücümle, çığlık atarak bir kere daha çektim ve elimde atletle duvara fırlayıverdim. Kafamı çarpmıştım, atlette ise biraz kan vardı. Benim kafamdaki kan değil, Ahmet'in karanlıkta bile parıl parıl parlayan, tahminimce sallanmakta olan, atlette kalmış süt dişinin kanıydı bu kan.



Ahmet hayatımda gördüğüm en dayanıklı çocuktu, hastaneye kaldırılmıştı fakat ölmemişti. Atlette kalan dişlerinin yerine yenisi çıkmıştı, Nermin beni terk etmeden önce bir ara bunu bana söylemişti. O atletteki ter nasıl bir insanı öldürmez anlam veremiyorum.

26.9.12

Ne Kadar Ayıp

Dağınık bir insan olduğum ve aynı zamanda fazladan heyecanlı ve çabucak gaza gelen bir insan da olduğum için, birden fazla merakımı ve hobimi doyasıya yaşayacak bir zaman yaratamıyorum kendime. Dağınıktan kastım genel tavır olarak dağınıklık, parçaları birleştirmeyi gözümde fazla büyütüyorum, bu yüzden haybeye kaybettiğim, boşa geçmiş zamanlar çok oluyor hayatımda.

Ne diyebilirim ki, merdivenleri çok hızlı inerim ben. Yürürken yanımdan geçtiğim her insanın yüzüne çok dikkatli bakarım istemsiz, bir şeyleri aradığımı düşünüyorum bazen, fakat aradığım yeni bir şey yok. Yaptığım tek şey insanlar üzerinde bu kadar erken kurduğum önyargılarımı haklı çıkarmak, her seferinde tahmin ettiğim şeyi görmek ve buna kendimi iyice inandırmak, bir gün bir yerlerde insanların yüzüne manalı sayılabilecek bir ifadeyle bakıp kesin cümleler kurabilmek için.

Gün içinde çok fazla şey görüyorum ve beni de pek çok şey duygulandırabilir: eski bir kalemkutu, akustik gitar, iyi hazırlanmış bir kahve, güzel bir kitap, eski bir kağıt, es geçtiğim bir nokta, çocuk kıyafetleri, dolabın üzerinde unutulmuş posterler, asla giyilmemiş kot pantolon, eldivenler, kör gözler, amatörce karalanmış şeyler, kırk bir mandal, kırık bir bira şişesi, cırtcırtlı ayakkabı, şiirler, insanlar ve köpekler. Bazen de çocuklar. Bu kadar çok şeyin beynimi her an uyardığı bir hayatta yaşamanın güzel yanı, takıntılarınızı besledikçe daha çok detay bilecek olmanız.

Hayatın gidişatı içinde önemli birer rol alacak insanlar var gibi sanki ve tanrı geri kalanları unutmuş gibi, sadece bir figüranın olması gerektiği gibi aynı özensizlikteler ve koşuşları, gülüşleri neredeyse aynı. Boş vadileri doldurmak için çizilmiş bir takım yaratıklar var, küçük ve uzun burunlu. Dans etmesini bilirler.

Yaşadığım şehre baktığımda görmediğim kısımlarını bile gezmiş gibiyim sanki. Köşe başlarındaki tekel sahiplerinin traşlı yüzleri her yerde aynı gibi. Her şey aynı düzenin kopyalanıp farklı bölgelere dağıtılmasından ibaret, bir iki fırça darbesi dışında oluşumlar hep aynı, merdivenin herhangi bir basamağından düşmek gerekmiyor bunu görmek için, eve geldiğinizde ellerinizi yıkamadan önce aynaya bir kez bakmanız yeterli.

Ruhun bedenlerini rüyalarında terk ettiği soğuk olacağını tahmin ettiğim bir sonbahar ve ardından gelecek olan kış. Ne kadar adildir her şey? Her şey ayrı yazılır. Hiçbir şey de ayrı, fakat birleşik bir hiçbir var sözcükte. Ne kadar az ise elinizdekiler, yine elindekiler az olan insanlarla yakınlaşmak durumundasınız, bazen aynı ev, bazen aynı oda. Bazen de her şeyiniz varken yaparsınız bunu, yalnızca düzüşmek için hiçbir şey olursunuz bir anda.

Şiddetin dalgalarını sokakta hissetmek mümkün. Bisikletimle boş asfaltlarda yolculuk yaparken hep evlerdeki şiddet dalgasını hissediyorum, ensemin oralarda bir noktada, sürekli yer değiştiren bir nokta. Soluk ve doğal olmayan, sarımsı ışık bir çekim hatası gibi, pornografik bir düşünce, ya da sadece dönüp duran bir dizi. Sürekli dönüp durmasını zaten yavan olan senaryosuna borçlu. Bir bass sesi gelir ve o an hepinizin kafasından o anda kavgada olduğunuz geçer, önce dayak yer, sonra kalkıp epik bir şekilde döversiniz o hayvani yaratığı. Müzik arkada çalmaktadır, fakat unutmamalı, kahramanlar efsanelerde olur.

Kitap okurken bir şeylerden uzaklaşmak en kolayı. Sizi oturduğunuz yerden kaldırmak için ant içmiş, yorgun doğmuş orta yaşlıların testislerini koltuklara sürttüğü ve ortalığın yaldır yaldır menapoz koktuğu o çöl sıcağı, bazen de çamurlu yağmur suyu toplu taşıma araçlarında yaratılabilecek en kusursuz dünyayı yaratır kitap. Asla tam olarak kusursuz değildir, işin güzel yanı o kusurlara hayret etmek.

Karanlık yollarda yürürken, nasıl bir saçmalıksa, deli gibi suya ihtiyaç duyar boğazım, kupkuru olur. Birazcık su.

Harbiden de ne güzeldi benim beybileydim ya, beyazdı. Çizgi filmde grubun lideri olan tüysüz'ün beyblade'iydi, ejderhalı falan. Hiçbir zaman sevmedim grup liderlerini. Yazarları da, sadece yazdıkları şeyleri sevdim. Benim gibi yazan insalara hayran olmak onların gölgesinde kalmayı kabul etmek benim için, bir işi gerçekten yapmak isteyen herkes için de bu böyledir. Sonra da beybileydim kırıldı zaten, plastik bir arenada bir mahalle turnuvasında kırıldı. Pazar malı bir beyblade kırmıştı benim beybileydimi. Çok üzülmemiştim.

Para üzerine bir hayatta yükselmek demek, tepsinin üzerindeki süt dolu bardağın incelip uzaması gibi bir şey bence.

25.9.12

Kış Henüz Gelmedi

Hareketli şeyler var gözlerimin önünde. Resim gibiler, belki de bir iki resimden ibaretlerdir gerçekten de. Özellikle çekilmiş, parlak kuyruklu ışıkların olduğu şeyler, karanlıkta yaşamak gibi pasparlak yeşilleriyle yuvarlaklar çiziyorlar. Bir bisikletin arkasından sarkmış kapşonlu tişört gibi, kimin beline bağlı ise bu neşeli havada gözlerimizi odakladığımız manzarada o kadar saçma ki o kapşonlunun bisikletin arka tekerleğine sürtünüşü, görüntüden silmek cinayet işlemek gibi olacaktır, o yanlışlığa alıştıktan sonra bir anda her şeyin pespembe olması -üstelik hava açık maviyken- hoş olmayacaktır. Kalbim piyano tuşlarıyla hunharca oynayan veledin parmaklarının yaratıcılığı ve ilk defa sevişen bir adamın coşkusu gibi atıyor, bir garip, bir güzel. Bazen garip bu güzellik, bazen bir neyzen nefesi kıvamında, olması gerektiği gibi büyülü.

Tren raylarında kaybetmiş olmalıyım seni. Bu kadar büyük hüzün tren raylarında olabilir çünkü, gerisi fasa fiso. Siyah beyaz ve yağmurlu bir tren rayı, üzerinde de eski bir trenin çektiği vagonlar olmalı, mevsim sonbahar olmamalı ama ben sonbahara yormalıyım bu hüznü ilk seferinde. Bir sonbahar sabahında her zamankinden erken kalkmış ve bir şekilde gözyaşlarıyla bir kaldırıma bakıyor olmalıyım geçmişte, bundandır griyi hep o tanıdık acıya yormalıyım. Hiç suçu yokken sonbaharı suçluyor olmalıyım muhtemelen, yağmurların kaybettiklerimizin ruhlarının fısıldadığı sözcükler olduğunu unutmuş, saygısızlık ediyor olmalıyım, kulağıma fısıldadıkları şeyler beni eritse bile, onları dinlemiyorumdur, dinlemiyor olmalıyım.

Soğuk rüzgarların sırtımı okşadığını unutuyorum sık sık, yaşadığım bütün bu karmaşayı, keşmekeşi bir bilinmeyenmişim gibi alıyorum hep, en ucundan, sonucu bulmanız için sadeleşmeliyim. Asla çözülmeyecek sorunun arananıyım ben, yaz sıcakları yaklaştığında bir kenara attığın test kitabının ücra bir köşesinde yanmayı beklemekteyim. Seni beklemekteyim, yaşamımın her saniyesini kurulu olduğum mekaniğin getirisiyle sürdürmekteyim. Sanki varoluşumun bir amacı varmış gibi, sadece tek bir amacım varmış gibiyim. Sarıldıkça özlüyorum köprücük kemiğini.

Beynimle çizdiğim yabancıyı gözlerimi bir noktaya diktiğimde görecekmişim gibi kandırıyordu ya beynim beni, sanki kendi gözlerimle bir anlam bulacakmış gibiyim şimdi de. Cansız iki kan torbasında umudu arar gibiyim, kendi kalbim var iken hem de. Önce bunu, sonra da kalbimdeki umudun yarım olduğunu öğrenmeliyim, diğer yarısı için sağ yanımda bir başka kalp atışı daha duymak gerektiğini öğrenmeliyim en sonunda. En sonunda ölmeliyim.

Baştan başlamayı çok sevdim hep. Her baştan başladığımda da aynı beyinle farklı bir şeyler yaratabileceğimi düşündüm, eskisinden çok daha farklı. Hep bir bahçedeydim yaratmaya başlarken, toprak ve türkü kokardı hiçbir kokusu olmayan çiçekler. Bir de çöl çiçeği vardı, bir kumul koyda, hayatımın en büyük görsel mutluluğunu ve apaçık hüznünü veren koyun insanı üzen güzellikteki kumlarında bitmiş, o küçük kum çiçekleri. Bir tanesini senin adınla mühürlemiştim ve geri dönüş yolunda kaybettim onu, asla tam olarak ait olmadığı deniz suyunda şu an, şişip en azından denizin kumuna ulaşmayı bekler.

Biraz da keman var gibi sanki gözlerinde, dudaklarında, öpüşünde.

Kafamakdaki tek işçi aylardır seni kusursuzca çizmeye çalışmakta. Uyumayı bırakalı çok olmuş, askerler yeminini bozduğundan beri ayakta duruyor, şikayet etmeden yalnızca çiziyor seni; ben ise burada yazmaya çalışıyorum ve asla çizemeyeceğim, asla beni ayakta tutan şeyin hakkını veremeyeceğim. Ne zaman çizmeye çalışsam saçları aynı olmayacak. Beni ayakta tutan şeyin saçları ellerimin eseri değil, şüphesiz.

Daha ölecek çok günümüz var, kış henüz gelmedi.



24.9.12

Bir Not

Hayat pek tabii
Yaşanması gereken
Nefes nefese
Nefeslerin alındığı
Kısa, geniş bir pistte
Farklı isimlerle dönen
Bahsi uğursuz yarış.
Silah sesiyle koşacaklar ise
Bileklerinden zincirli.
Kanatlanıp uçmak için
İki insanın ağzını beklerler;
Çocukları için ölecek,
O iki insanın.
Onlar öldükten sonra
Yad edilir ki,
O iki insan
Uğruna öldüğü çocuklarına,
Ölmeden önce her seferinde
"Dava arkadaşım" derlermiş.

22.9.12

Eskinin Peşinde Koşan Yeni Velet

Hiçbir zaman kağıt ve kalemle yazı yazamadım.

Bir tane şarkı -o da tam değil- ve on-onbeş tane şiir yazdım. Yazmayı denediğim yazılar oldu, hatta başladıklarımdan bir iki tanesini bitirdiğim de oldu, fakat hiçbir zaman 'elime kağıt kalem alıp yazı yazayım' demedim çünkü biliyordum yazamayacağımı, çıkmıyor, parmaklarım yoruluyor, okunaksız yazım sürekli terleyen elimle siliniyor, kağıt buruşuyor, o oluyor, bu oluyor. Hepsi bahane bunların, asla alışamadığım için yarattığım onlarca bahane işte.

Yazım çok kötüydü ilkokuldayken bile. Sınıfın en sakin ve en çok derse katılan palesi olsam da, burnumdan akan sümüğü sürekli silecek ve üstüne başına dikkat edecek kadar titiz olsam da, kafamdaki bütün dağınıklık silik ve küçük, kargacık burgacık yazıma yansıyordu. Benim çok sevdiğim ve bir iki huyunu da lamaya benzettiğim ilkokul öğretmenim, o güzel insan defalarca defterimi siyah pilot kalemle boydan boya çizmişti 'bu ne biçim yazı oğlum' diye. Hakikaten de meymenetsiz bir yazım vardı, bok gibiydi. Gerçekten de bok gibiydi ama, tıpkı bir kakaya benziyordu yazım, kağıttaki kirlilik, her şey.

Sınıfta manyak gibi kitap okurdum, bir de öyle bir huyum vardı. Önceden hayat bilgisi, türkçe vb gibi ders kitaplarının metinlerini okuyup bitirir, sonra da derste kitap okurdum sıranın altından. Sıranın altından tost yiyen arkadaşlarım da vardı, ama benimkisi tam anlamıyla pislik olmakla alakalı bir şeydi. İlk 5 sene adam akıllı ders falan yoktu zaten, hep çok basit sorular vardı, testlerin bile üç şıkkı vardı: A), B) ve C). İçinde bilye, top ve ceviz geçen soruları ciddiye alasım yoktu hiç, hep kitap okurdum. Cümle kurmayı yeni yeni öğrendiğim zamanlarda cümle kurma ödevlerini çok sevdim, sonra da paragraf yazma ödevlerini.

Fakat ne kadar yazı yazma ödevlerini falan sevsem de, yazımın çük gibi olduğu gerçeğini değiştiren hiçbir yalan bulamıyordum. Kabak gibi ortadaydı kötü olduğu yazımın. İlk 'D' harfim kazada alt kısmınının dörtte üçünü kaybetmiş bir 'B' harfi gibiydi. Hiç kimse, tanrı bile bana güzel yazmak gibi bir opsiyon vermedi.

5. sınıfta dersin bitmesine yirmi dakika kala deftere karaladığım öyküye baktığımda gördüğüm aynı öyküyü bilgisayarda temize geçtiğimde gördüğümden çok daha tatsızdı. Yazdığım öykü bir anda bir iskelete kavuşmuştu, her ne kadar yavan bir öykü olsa da. Sonra o yavan öykü beni sürekli olarak yazmaya itti, orası ayrı konu.

Peki madem böyle, siz soracaksınız, 'Roman olur lan bu' dediğin uzun öyküyü ve diğer bir kaç tanesini neden ısrarla kağıt ve kalem kullanarak yazıyorsun?

Cevabını şöyle vereyim: Israrla alakası yok bunun, güzel fikirler her zaman bilgisayar ekranının karşısındayken gelmiyor aklıma, eve döndüğümde de kağıda yazdıklarımı buraya geçmeye üşeniyorum, olay bu.

Yine de en güzel yazılarımı kağıt ve kalemle yazacakmışım gibi geliyor bana. Sonra da yalanlara inanmayı öğreniyorum ve burada yazı yazıyorum, hiçbir zaman sahip olamayacağım düzgünlük ve istikrara sahip bu sanal yazı tipiyle bir şeyler aktarıyorum sizlere. Bunları aktarırken ise aklımda hep şu var: Bunca yıldır sıranın altından okuduğum hiçbir kitap el yazması değildi.

Yok

Zaten yalnızsındır her gece. Yalnızlık da gereklidir vücuduna, tam olarak insanlara ihtiyaç duyduğun kadar, fakat tek taraflı oldu mu insan yırtıp kurtulmak istiyor bedeninden. Önce yağmuru beklersin, yağmur gelir. Damlaları yarıştırırsın camda, elinde olmayan kadere rol biçersin, kendi yalnızlığının tanrısı olursun. Sonra yağmur gider, yapayalnızsındır tekrar. Geri dönmeyi düşünürsün, her şeye, her doğruya ve her yanlışa. Eskisi gibi olmak istersin, fakat eskisi de soluk sepya bir fotoğraftır. Eğer bir şeyi bekliyorsan her gece, zaten yalnızsındır. Bekledikçe uzaklaşır teker teker, önce yağmur, sonra da sözcükler. Yalnız beyninde yankılanmaktan vazgeçer ve bırakır gider seni sözcüklerin, sesin. Yarımsındır, az kalmışsındır. Her şeyin gidişini izlerisin o andan sonra; yağmur, sözcükler, sesin, ismin, bedenin, düşüncelerin. En son da umut gider, o gittikten sonra pencerenin önünceki bekleyişin de biter, sen de o eski soluk sepya hayatına geri dönersin.

18.9.12

Şeytan Akordiyonu

Siyah elbisesi ve siyah ayakkabılarıyla oradadır, görürsünüz. Bir eli belinde, diğer eli boş. Havada daireler çizer bu elin işaret parmağı. Garip bir dansı var onun, karanlık çöktüğünde bitirir dansını, yarım şişe brandysini ait olduğu yere bırakır, hiç şüpheniz yoktur onun geldiğinden ve orada olduğundan, siyah pabuçlarıyla toprağı ezer. Sırayı unutmamalı, bütün bunlar serenadının sona ermesine yakın, alacakaranlıkta olur. Önce yerleri parke olan bir eve damlayıverir siyah kravatıyla, kösele ayakkabılarının altında parke çatırdar, güneşin pencereden eve girdiği dikdörtgensel bölgededir o, kafasındaki tüylerle sakalı birleşir, bir dağ cücesi gibidir, yüzü güven verir ve hep saf bakar,siyah kıyafetleri parlaktır, güzel dans eder. Evin içi menekşe kokar, çok neşeli görünür her şey, günün en donuk saatinde gelir ve zamanı eritir. Dudakları sürekli oynar, gözlerini göremezsiniz, gözlerinizi iter gözleri, sesi hareket eden beyaz ve boş bulutlar gibidir ve güneş battıkça boyu uzar, sakalları yok olur. Fısıltılarla hareket eder ayakları, pembe duvarlı evin ahşap kapısını ufacık aralayarak dışarıya çıkar, dans ederek yürümektedir. Kel bir tepeye yöneltir bacaklarını, tepeye yaklaştıkça dans edişi önce sekerek yürümeye, sonra da hafif sallantılara dönüşür, mutlu hareketleri bir duyguya sahip değil gibidir. Gerçek dışı bir müzik yaratır etrafında, sadece dönüp bakmaya tenezzül eden insanların işittiği bir müzik, omuzları ritmi vermektedir, sürekli aynı ritim ve tepeye ulaşmıştır. Sonra bir mezarın karşısına geldiğinde dans etmeye yeniden başlar, olduğu yerde dönüyordur, siyah ayakkabıları toprağı ezer ve yine durup okumayı asla akıl etmeyeceğiniz şeylerin yazdığı mezar taşının hemen yanına yarım şişe brandysini bırakır, ağzı deniz taşları kokar. Sonra ellerini çiçekli toprağa sokar, ağlamak istersiniz bu trajediye o an. Sonra gözlerinize bakar, sizi dans etmeye çağırır ve siz de çiçekli toprağa batarsınız yavaşça, ta ki tamamen toprağa girene kadar. Toprağa girdiğinizde o çiçeklerin menekşe olduğunu anlarsınız. Karşınızda ise pembe duvarlı ev vardır, avlusuna güneş ışığı düşen.

17.9.12

Alt Başlık

Kafamda dans eden
Bir deste peri
Bacaklarını koparıp
Tuza batırdığım
Şiirlerim kadar düzensiz
Bir kaygısı olmadan
Yüzmeye devam eden
Leyleklerin uçtuğu
Kısa mesafe turları
Sonunda tutacakmış gibi
Kırık kanatlarını çırpıp
Fısıltıyla süzülürken
Aklı yarım periler
Hep sordular o soruyu
Ben hiçbir şey bilmem
Küçücüktüm
Karanlığı yeşilde aradım
Yanlış doğmuş adamın
Doğru bir beli mi olurmuş?

Vururururu Civivivi Ciuuuuuvv

Her ne kadar dünyada tam olarak güvenli bir nokta olmasa da, yaşayacakken olmuş olanın en güvenlisinden istiyor insan, ölmeyeceğiz çünkü son ana kadar, benim aldığım her karton meyve suyunun sonu gibi olacak hayatımız, folloş edeceğiz alabileceğimiz son damlasını alana kadar. Her ne kadar -iki etti-  yaşamayı, yaşandığı kadar yaşamayı istemsizce gaye edinsek de, çok korunlaklı ama yalnız olmak istemez insan, kafayı yer. Düşünsenize lan, metalden, yer altında kocaman bir odadasınız, yemek falan hep var, temizsiniz, ortalık da tertemiz, virüs bakteri vb hiçbir şey yok, size mikrop bulaştırma ihtimalleri olacağı için başka insan da alınmamış, radyasyon yok, hiçbir şey yok, yalnızca siz ve gerçek hayattan koparılmış olan hayatçığınız var. Güzel değil di mi? Zaten o dediğimiz şey yaşamak değil, mümkün olduğu kadar çok zaman geçirmek bu dünyada, ama yaşamak asla değil. Yaşamak televizyonlardaki operatör reklamlarının "gencim, ooh kodum mu çocuu" gibi bişey sanki, yani onun kasıntı olmayanından düşünün, gündelik işler falan da var, her şey var.

Hiç o konuya girmek istemiyorum, bu sefer konu başka o yüzden şöyle bağlayayım hemen:

Her ne haltsa yaşamak, benim de uğruna yaşadığım şeyler, hayallerim var. Hayalleri olmayan insan mı olurmuş lan. Hayallerle yaşıyor gibi sanki bütün insanlar, bir saniye dahi boş durmayı bilmeyen beynin kafamızı meşgul eden gereksiz düşünceleri için bize özrü gibi hayaller, bağış gibi, kan gibi bir şey. Hayallerimi oturttuğum temel ise daha sağlam: Hedeflerim. Çok yoklar, küçük olanları saymıyorum, fakat hedeflerim benim "ne halt etmeye yaşıyorum?" sorumu sürekli olarak ertelememi sağlıyor, yardımcı, sonradan biçilmiş işe yararlık, sonradan eklenmiş bir kader. Kendi ellerimle eklediğim bir kader, kendi dünyam, kendi varlığım, kendi yalnızlığım. Bunlar beni ilgilendiriyor.

Ölüm ne zaman, neden, ne için? Nasıl vuracak, nereyi koparıp atacak? En korumayı akıl etmeyeceğim ayak bileklerimden mi, yoksa iki gözümün arasından, iki gözümü ve bütün yüzümü delik deşik edip cesedimi diğerlerinden farksız kılacak parçacıklar halinde mi? Bunlar da beni ilgilendirir, fakat bu soktumun sorularını hiç kendime sormadım. Belki küçükken sormuşumdur, bir de şimdi soruyorum işte. Zaten ölüm, kabullenmemiş bünyelerin bıkıp usanmadan gömdüğü ve çok alakasız zamanlarda üzerine basıp küçük yaralar aldığı, amatör bir mayın gibi. Kabullenmiş bünye bunu yaşamıyor, bunu biliyorum.

Lan ahahahahah çok komikmiş ahahahah
Her ne olacak, ne zaman olacaksa olsun buna ağlamak, sızlamak yersiz. Bir amaç biçmek en akıllıcası gibi gelmişti bana, hala da öyle geliyor, anlamımı anlamlı bulduğum şekilde yaratıyorum kara kalemle, ya da renkli tuşlarla.

Benim yolumun biraz da olsa üzerinde yürümüş olan insanları seviyorum, yürüyecek olanları daha çok seviyorum. Açık mavi aydınlık gökyüzünün altında çiseleyen yağmurla ıslanan hafif çamurlu bu yolu seviyorum, beni yolcu yapan şey bu yol. Benim düştüğüm ve düşmemeyi öğrendiğim bu yolda tökezleyen insanlara elimi uzatıyorum, uzatacağım da. Farklı yollardaki insanlarla o kadar yakınlaşıyor ki bazen yolum, bazen sadece incecik bir çimenden çizgi kalıyor arada, bazen de hiçbir şey kalmıyor ve hemen sağ elimi uzatıyorum, ona uzanıyorum ve beraber yürüyoruz, tıpkı şu günlerde olduğu gibi, beraber, düşmeden, sadece tökezleyerek.

Şöyle de salak bir dörtlük yazayım hemen:


Sonsuzluktan bahsediyorsun

Ben gölgeleri göremem ama
Yaşarken ölen insanlar gördüm
Her şey devam ederken

16.9.12

Kelp

Bir delik arar olmuş kelpler
Yokluk bilmez lakin ..tü eller;

Meydan kor, hüsranla yanıyor
...ki tutmuş ecnebi ..tü arıyor

Sefalet her gönülde cenk yarası
Sanırsın çekerler ..kiş acısı

Hürce kükresin yiğit dediğin
Azaba koşarken ..rağı yediğin

Marifet değil doğruyu hatmetmek
Bir çuval incili ...rrakla mahvetmek

Hınç dersin yarim, nedir, ezberle utancı
..m diye düştüğün yarlardan bu kaçıncı?

Fevkaladelik koskaca bir yalandır
Kim buldum derse ..bneye kanandır

Aşk-ı acun salt hülya mı dersin?
Ben mi halledeyim yoksa sen mi ..kersin?


10.9.12

Bir Yanlışınız Olmalı

Çektiğim acı
Var ile yok arası
Birazcık ağrır
Ayak tabanlarımın aşağısı
Şikayetçi değilim
Yürümek buna değer

Bir nehrim var
Ovadan dağlara akar
Debisi bilekleri keser
Ben bacaklarımı çıkarır
Yüzgeçlerimi giyerim
Yüzmek buna değer

Hayatımdaki utku
Hep kalbimin içinde
Çakılı ve sabit istekle
Kör bir marangoz işi
Ne zaman kör olsam
Hissetmek buna değer

Ellerim silah bilmez
Avuç içlerim tırnak izi
Bir kabza tutmuş olsam
Yalnızca onu kırmak için
Kan tutsa da beni ayakta
Sevmek buna değer

Tek varlığımdır belki
Ağzımdaki marş
Yüzümdeki ter
Dudaklarımda telaş
Unutmak hepsinden beter
Yaşamak buna değer

Bir dönüp baktığımda
Bir daha dönsem
Kendimle karşı karşıyayım
Yaşlı ayna lekeli ve dürüst
Yaşlanmak bize has olsa da
Dürüst olmak buna değer

Ben düşerken yere
Tutanacağım insanlık
Bırakacağım insanlar ise
Boşlukta bile yaşıyorsam
Nefesim sizindir, senindir
Nefes almak buna değer

Bir yanlışınız olmalı
Ben bir melekten çok uzak
Değer bilmez, aşağalık
Nefesini terk etmiş
Küskün plastik su bardağı
Şimdi var bile olmayan


İlginç

Çocukluk fotoğraflarımı ararken bir kutunun içinde, sapsarı bir kağıt buldum. Kağıtta şunlar yazıyordu:

Benim bütün bu garip yaşantım biterken gözlerimi açtığımda gördüğüm var olan yokluk ve beklenen hürlük. Bir yerlere koşuşturmaca ve en sonunda benim gibi yatakta sus pus, lal-ü ebkem duvarı seyrederek ölmece bu ömür, yer dar, vakit kısıtlı, özne ise saklı, senden, benden, hepimizden saklı. Bunca senedir yerinde yatan beynim ise işine geç başlayan yeni yetme bir velet gibi, buruk bir komikliği var, kızasım gelmiyor hiç, gücenmiyorum. Burada ölümü kucaklarken gülümser gibi her şey ve yaşayacağım gün sanki hepsinden daha güzel gibi.

Ama biliyorum ki acımla beraber bulutlar inecek, karanlık çökecek, her şey bitecektir.

Her şey bitecek mi?


9/10/1961

5.8.12

Sahipli Haikular


Bir hayatım var iken
Bir başkası yoksa
Elde hepsinin yarısı

Biz zamana kilitli
Rüyaların okşadığı
Kutsanmış iki süvari

Gözlerim en çok
Kendi yüzümde
Senin gözlerinden

Anlam kazandırmak
Bir yeni harf eklemeye
İki fani el yetersiz kalıyor

Boşlukta asılı kollarım
Sadakatse eğer mesele
Bir bel boşluğu var ise

Anlamsız gülüşüm
Senin anlamlı gülüşüne
Değince anlamlanıyor

Bir sen vardın
Bir de ben
Yalnızlık kapı dışarı

Kemiklerimi titreten
Sen ve sana olan
Ritmik kalp atışlarım

Bir gün beni bırakırsan
İşte o gün beni
Sakın bırakma

Söyleyeceklerim
Sırayla liste halinde
Seni seviyordum özetle

Milyon cümlelik saltanatım
Salt ben aşkına köleyken
Zırhlarını şevkle parlatır

4.8.12

Radyocu Kel


Bir kez bir zevke sahip oldun mu, bu zevk de seni kıskaçlarına alıp sıkmaya başladı mı, kendini tatmin etmek, doyuma ulaşmak için uyuz bir ite dönüşüyorsun. Neyse, olayı abartmadan anlatacağım. Benim derdim de radyo dinlemek, sürekli ama sürekli kafamda bir şeyler çalıyor, kafamı boşaltmak için de radyo dinliyorum. Klasik ergen hareketi olan müzik dinleyip içine kapanmak gibi olsa da, benim radyoyla ilişkim çok daha farklı.

Daha küçükken hap falan atardım ağzıma, rastgele haplar, genellikle ağrı kesiciler olurdu bunlar. Başlangıçta uyuşturucu fikrine karşı çıkmıştım fakat sonra babam benim "hayır istemiyorum" serzenişlerimi dinlemeden bana sabaha karşı uyuşturucu getiriyor, yatağımın yanı başına koyuyor, evden gidiyor veparasını da harçlığımdan kesiyordu. Babamı yalnızca sabah erken saatlerde ve bazen okul çıkışlarında görürdüm, hep bir yerlerde olurdu; annem ise bu konuda sesini çıkarmıyor, balkona gidip sigarasını içiyor ve ağlıyordu. Kadınları, özellikle de annemi hiç anlamıyorum, anlayamadım da. Okulumda kızıl saçlı bir kız vardı, sevimli, beyaz tenli mavi gözlü bir kızdı. Aslında sevimli diyemezdiniz, güzeldi ve bütün arkadaşlarımın beyninin en iç kıvrımlarında çıplak bir orospu gibi dans ederdi ve güzel şeyler söylerdi bu beyinlerin içinde. Fakat bunların hepsi yalandı, ilüzyondu çünkü o kız hiçbir arkadaşımın seks kölesi olmayacaktı, hatta büyük ihtimalle hayatı boyunca çoğuyla bir kere bile ilişkiye girmeyecekti. Benim anlamadığım şey ise vermeyeceği erkekleri etkilemek için neden kokular süründüğü, eteğini kısalttığı ve cilve yaptığıydı. Hiç bir anlam veremiyordum buna. O turuncu kafalı küçük orospu gerçekten bir parça bile umrumda değildi, bazen bana bakardı, gülümserdi, ben ise hiçbir tepki vermez, bomboş bakışlarla cevap verir ve sonra sıramda ezmiş olduğum ağrı kesicilerime geri dönerdim. Birkaç kez ben kantine pipet almaya gittiğimde yanıma geldi, gülümsedi ve her zaman yaptığı gibi başını geriye atıp dudaklarını büzdü. İçimde birşeyler hareketlenmiyordu, aksine bütün tadımı kaçırıyordu bu durum. Karşılık vermediğimi gördükçe suratını asarak gidiyordu ve bir sonraki gelişinde daha da yakınlaşıyordu bana. Sonra yavaşça koluma girmeye başladı, bana sarıldı, kafamı kendisine bakmam için çevirdi. Beni öptü, önce yanağımdan, tepki vermediğimi görünce de dudağımdan. Dirseğimi boynuna koyup onu ittirdim, dışarısı serindi ve benim kantinden almam gereken bir pipet vardı.

Sonra bir gün yanıma gelmişti, çok iyi hatırlıyorum, babamın bana uyuşturucu satmaya başlamasından çok sonraki bir salı günüydü. Güneşli, temiz bir salı sabahıydı ve ben arka ortadaki sıramda yalnızdım. Cebimdeki metal kutuyla oynuyor, ifadesizce boş sınıfa bakıyordum. Sonra kapının önünde turuncu bir kafa belirdi, incecik kaşlarını çatmış hızla benim sırama geliyordu. Hava gerçekten güzeldi ve yanıma oturdu, nefes nefeseydi. Neden nefes nefese olduğunu bilmiyordum, sanırım koşmuştu ya da başka bir şey. Adımı söyledi bakmadım. Kolumu cimcirdi, küçük bir çığlık atıp kafamı çevirmeden küfrettim. Sonra daha önce de yaptığı hadsizliği yaptı: sağ elini çeneme koydu ve yüzümü kendi aptal yüzüne çevirdi. Midemde bir şeyler hareket ediyordu ama mide asidi gibi değil, geceden kalma yağlardı, midemi yakarak hareket ediyorlardı. Dudağını ısırıyordu kız, benim ise suratım sınıftaki saksı kadar ifadesizdi. Sonra saçma bir çığlık attı, "eeeeh" gibi bir şeydi yanlış hatırlamıyorsam, sonra daha da saçma bir soru sordu: "Beni istemiyor musun?" Hafifçe gülümseyip kafamı olması gereken yere, diğer köşeye çevirdim. Saçımı çekti, ki bu beni çok sinirlendirdi, bu küçük beyinsizin bunu yapmaya hakkı yoktu. Ona istediğini verecektim. Cebimdeki metal kutuyu çıkarttım ve içindeki küçük sakızları sıraya döktüm, "Nane Patlaması Ferahlığı" gibi siktiriboktan bir ismi vardı fakat sakız gibi değil, küçük haplar gibilerdi. Yumruğumla altı tanesini ezip toz haline getirdim, cebimdeki ayran pipetini çıkarıp kıza uzattım ve "Çek bir fırt o halde" dedim. Kız bana anlamaz gözlerle baktı, ben de onun kafasını tutup sertçe sıraya vurdum, sonra tekrarladım: "Çek bir fırt o halde."

Kız naneli sakız parçacıklarını doğrudan burnundan çekti ve 'hınk' diye bir ses çıkardı, sonra gözleri yaşardı ve öksürdü. Bana seksi görünmeye çalışarak baktı, ben onun bu haline güldüm ve devam etmesini söyledim. Sıradaki bütün nane patlaması şeylerini beynine çekti, gözleri kıpkırmızı olmuştu. Sınıfın penceresinden hafif bir rüzgar esti ve ben titredim. Hava gerçekten güzeldi. Kızı saçlarından tutup tuvalete götürdüm, kapıyı iki kez kilitledim. Üzerindeki sevimsiz okul kıyafetlerini, eteğini her şeyini çıkarttım ve yalnızca egosunu tatmin etmek için bana yaptığı onca muameleden utandırdım onu. Ağlayana kadar bırakmadım, en sonunda ağlıyordu, gözleri kocaman şişmişti ve sessiz sessiz ağlıyordu. Bir tokat attım ve gitmesini söyledim, yavaş yavaş giyindi ve gitmeye hazırlandı. Tam gideceği sırada seslendim ve ödül olarak ona altı tane daha küçük nane patlaması hapçıklarından verdim, gülümseyerek onun kazançlı çıktığını söyledim.

O günün gecesi o naneli sakızlardan ben de denedim, gün boyunca yanıma sürekli birileri gelip bir sürü soru sorduğundan eve gidene kadar küçük atom bombalarının tadına bakamadım. Eve gider gitmez de kapımı kapadım ve çalışma masamda naneli sakız etkisini tecrübe ettim, yalnız benim bünyem o küçük yavrucak kadar zayıf olmadığından altı tane değil, onbeş tanesini ufalayıp çektim burnumdan. Acıyla öksürdüm ve ilk defa böyle bir şeyi sevmediğimi anladım, bunları sakız olarak satmaları bile bir suç olabilirdi. Yüzümü yıkadım ve masamın üzerini temizledim, iki bardak da su içtim. Kendime gelmiştim.

Yatağımda uzanıyordum. Tavanı izlerken çok da uzaktan olmayan bir takım sesler duydum, biri konuşuyordu, büyülü bir ahestelikle bir şeyler anlatıyordu, arkada da hafif bir müzik vardı. Annem ile evde yalnızdık, demek ki bu sesin sahibi annem olmalıydı, fakat annemin bu kadar güzel bir erkek sesi çıkarma olasılığı çok azdı, başka bir kaynaktan geliyordu ses. Kapımı hızla açıp annemin yanına gittim ve "Bu güzel sesler nereden geliyor?" dedim. Annemi tanıyamadım, mutlu bir yüzü vardı ve uzun zamandır gözlerinin içine bakmamıştım, şimdi bakıyordum çünkü durum acildi, acilen o sesi bulmalıydım. Annem oturduğu yerden ayağa kalktı ve bana sarılmak istedi, bunu kabul ettim ve ben de sarıldım. Sonra sıkıldım ve annemi nazikçe ittirip sesin kaynağını sordum, bana radyoyu gösterdi. Beynim hala acıyordu, bu sesin radyodan geldiğini ayırt edememiş olamazdım ama evet, bu seslerin kaynağı radyoydu. Hayatımda neredeyse hiç radyo dinlememiştim çünkü dinlemeye değer bulmamıştım, çok sıradan ve sevimsiz şarkılar vardı. Zaten şarkı da dinlemezdim ama bu sefer bambaşkaydı. Radyoyu alıp hızla odama gittim ve kapımı kapattım.

Bir adam konuşuyordu. Beni çeken şey sadece söyledikleri değildi, arkadaki müzik de değildi. Beni asıl çeken şey, bu sesi tanıyor oluşumdu. Bu sesi bir yerden tanıyordum ben, bu ses, bildiğim ama asla gerçek yüzünü tanıyamadığım bir sesti. Bildiğim ama benim kulaklarıma daha önce hiç bu kadar güzel şeyler söylememiş bir sesti. Ben de hayatımda daha önce hiç sahip olmadığım bir tutkuyla bu sesi dinledim, göğsümün üzerine yatmış, radyoya bakıyor ve bir gay gibi ayaklarımı sallıyordum yukar aşağı. Mutluydum, beynimi kimyasallarla doldurmama kararı aldığım an aynı anda bu sesle doldurma kararı almıştım, bu ses benim yeni bağımlılığım olabilirdi.

Sonraki sabah okula gittim ve turuncu kafalı aptalı yanağından öptüm, omuzlarından tutup tıpkı o adamın söylediği şefkatle onun sözlerini söyledim: "Bu son, bir kez daha varolmayacağız, şüphesiz ki defalarca yaşama şansı tanınmıştır bize."

Her akşam, o adamı dinledim. Her akşam kafamda hiç bilmediğim ama tükettiğim yaşamlar belirdi, geçmişimi ve taşaklarımda akan kanı duyumsadım. Her akşamın sabahında daha çok annemin istediği çocuk oluyordum, annemle konuşuyordum, bana daha iyi olduğumu söylüyor ve beni öpüyordu, işin garibi ben de bunu doğal karşılıyor hatta tamamen kendi isteğimle annemi öpüyordum. Bazen okul çıkışlarında babamı görüyordum ve selam veriyordum, o ise görmezden geliyordu. Piç. Hayatımı değiştiren ses bana iyi olmamı, insanlara kin tutmamamı söylediğinden babama kızamıyordum, benim hayatımda artık kimyasallar yoktu, o ses vardı.

O sesin sahibi radyocu kel olmalıydı.

Bir perşembe sabahı, radyo dinlemeye başladıktan yaklaşık bir ay kadar sonra, Aslı -cezalandırdığım turuncu kafalı kız- yanıma oturdu ve nasıl olduğumu sordu. İyi olduğumu söyledim, artık aramızdaki ilişki düzelmişti, bazen yanına gidip o kel adamın güzel sözlerini söylerdim ona, o da gülümserdi. Sonra elindeki küçük aleti bana uzattı. Ne olduğunu sordum, rahatça radyo dinleyebilmem için olduğunu söyledi. Radyo dinlediğimi nereden biliyordu? Yoksa o adamı o da dinliyor, sözlerini benden duyunca o yüzden mi mutlu oluyordu? Sanırım bu kızı sevmeye başlamıştım.

Akşam eve döndüğümde ev boş gibiydi. İki kere anneme seslendim, ses yoktu. Doğruca lavaboya gidip ellerimi, yüzümü yıkadım, aynadaki ben fena görünmüyordu, sağlıklıydı. Sonra mutfağa gittim, annem biraz dolma bırakmıştı. Oraya oturup aceleyle dolmalarımı yedim, çünkü okuldan etkinlik bok püsürü yüzünden geç çıkmıştım ve o kelin konuşmaya başlamasına çok zaman kalmamıştı. Dolmayı bitirdim ve cebimden kulaklıkla beraber küçük radyoçaları çıkarttım. Elimdeki şey küçüktü fakat yeşildi, parlıyordu. Aslı'ya karşı içimde garip bir sevgi hissettim, haksızlık etmiştim, çok güzel bir kokusu vardı aslında. Parfüm de olsa güzeldi. Dolmanın geri kalanını dolaba koydum ve masayı topladım. Ellerimin hala pis olmasına aldırmıyordum.

Tam o anda kapı çalındı. Daha doğrusu çalınmış fakat ben duymamışım, sonra kapı kırıldı ve içeri Selami Bey girdi. Selami Bey yöneticimizdi, en büyük hobisi de bütün apartmanı büyük adımlarla adımlamaktı. Kan ter içindeydi, bir şeyler söylemek istediği belliydi. Selami Bey o an bir yöneticiden çok yaşlı bir ibneye benziyordu, sonra bu benzetmeme güldüm, çünkü Selami Bey gerçekten de yaşlı bir ibneydi. Evime neden böyle girdiğini sordum ve bana elimdeki küçük parlak aleti çalıştırmamam gerektiğini söyledi. Sinirlendim, inadım tutmuştu, radyoyu normal radyodan dinlememi söyledi fakat ben "Hayır," dedim, "bunu bana 45 kiloluk güzel kokan bir şey verdi ve ben bundan dinleyeceğim."

Yaşlı ibne üzerime doğru koşturdu, kaçmaya çalıştım. Tam mutfaktan çıkacakken enseme bir yumruk geçirdi ve yere düştüm, düştüğüm yerden de salondaki saati gördüm, sadece üç dakika kalmıştı programın başlamasına. Sinirlendim ve ayağa kalktım, bir tane de ben yumruk geçirdim. Mutfağın diğer köşesine geçip elime bardaklar aldım ve Selami Gay'e atmaya başladım. Atarken "HIAAAA" diyordum, çok gaza gelmiştim. Sonra bir tanesi kafasına geldi ve yere düştü. Ölmemişti fakat inliyordu. Tam zamanıydı, yerime oturdum ve küçük aletin kulaklıklarını taktım. Ses gelmiyordu. Selami Bey bana "yapma oğlum, lütfen yapma" dedi. Ben sesi yavaşça açmaya başladım. Evet, o adam konuşuyordu, bütün bir ayımı anlamlı kılan, tanıdık o sesiyle o adam konuşuyordu. Sesi açma düğmesine parmağımı bastırdım, ses yavaş yavaş açıldı. Artık daha da anlaşılırdı, sonunda tamamen anlaşılır hale gelmişti. Fakat işin garip tarafı, makinenin bir ses sınırı yoktu, sonsuza kadar açabilirdim. Ses yükseldikçe ben de bu sesi tanımaya o kadar yaklaşıyordum. Kulaklarım ağrımaya başlamıştı.

"...hayatta pis şeyler ölümsüzdür, insanlar da ruhları özgür kalsın diye birer vicdana sahiptirler, bütün pisliği temizleyip ölmeyi ister insanoğlu..."

Bu sesi tanıyordum.

Kulaklarımdan kan geliyordu. Biraz daha açacaktım. Birazcık daha sese ihtiyacım vardı.

Sonra beynimde bir şeyin çatladığını hissettim, kulaklarım patlamadan ve işitme duyumu tamamen kaybetmeden bir salise önce sesin sahibini tanımıştım: Bu ses babamın sesiydi.

...ve haklıydım, radyocu adam gerçekten de keldi...

4.7.12

Keman

Karışımı buruk ve
Diğerleri gibi değil
Daha yüksekse
Daha da incelir
Tekil değil çoğuldur
Hükmettiği duygular
Kendi tahtında mutluyken
Tost misali
Özünde eriyip uzayan
Ağrı ve haykırış
Var eder yaşlı kemanı

30.6.12

Ölülerin Sesleri Sonsuz

Kör bir hayvanın bacakları
Dizlerinden sola doğru
Bir parça yamuk
Affedilmeyecek değil
Farkedilecek bir özür
Hep orada dururken
Kördüğüm kadar kör
Suçsuzca karanlık
Zavallı hayvan ayakta

Biraz uğraşsan da
Geçiremeyeceğini bilirsin ya
Bir engel işte
Duvar gibi, delik deşik
Parlak ama yalıyor dalgalar
Kafanın içindeki o set
Hançer mi yoksa
Biraz büyükçesinden?

Derinlik uyuşturur
Unutma oğlum, kork
Çapak dolu gözlerin
En derinlere dalar
Kayıp değil ellerindeyse
Güneşsizlik olup gece dediğimiz
Bir şeyler daha anlamlıdır
Gitarın tragedyası daha derin
Belki altı sinek ve sitar
Hayal gücün kadardır geceler
Unutma yavrum, kork
Ölülerin sesleri sonsuz

Bir hayvan, yüzüyor
Sırtına çıkacağım, çekiyor
Bileklerinden başlıyorum
Suçlayarak ama ne dersen de
Boynuna ulaşıyor gözlerim
Ardından hayvanın gözleri
Benden daha canlılar
Biliyorum kesinlikle sessizce fakat
Benden daha güçlü o yamuk bacaklar

Ben gidiyorum yavrum
Dünyaya saplanırken
Çapaklarını sana bağışlıyorum
Bir parça da aptallık
Sesleri duymayasın diye



21.6.12

Halâ

Her gülüş sonrası serin
Arta kalan bir şeyler
Hep dudakların arası
Boğazda düğümlenen
Son sefer dönerken
O son görüş gününde
Üst baş daha temiz
Kokular yerli yerinde
Biraz tıraş kolonyası
Biraz da unutulmuş şeyler
Aynı köşe başında
Aynı dizleri kırış
Birbirinin aynısı
Bütün ışık hareleri
Aynı ayyaşın gözlerinde
Karanlığın bittiği yerde
Halâ bekleyen ölümde.




17.6.12

İçimdeki Yabancı


24 Haziran

Hayatımda ilk defa günlük tutuyorum. İlk defa düşüncelerimi yalnızca kendime söyleyebileceğim kadar kötü durumdayım, tam bir haftadır ağzımı bile açmadım, açamadım. Çevremdeki insanlar bana iyi olup olmadığımı sorup duruyorlar. Cevap vermek istesem de veremiyorum ve bu beni üzüyor. Çok doldum, bir şekilde içimi dökmeliyim, birilerine. Bu birilerini dinleyecek ve konuşacak gücümün olmadığını fark ettiğim an, önce bu gücün kaynağı olan kendimle konuşmaya karar verdim. Kendimi unutmuş gibiyim, tam yedi gündür bedensiz -en azından öyle olmuş olmasını isteyen- bir ruh gibiyim. Tam yedi gün önce, kocamla beraber kendimi de kaybettim, kendime ulaşamaz oldum. O gece, o iğrenç gece.. Yüzünü hiç unutamayacağım fakat her seferinde de canımı yakacak bir domuz, kocamı ve benliğimi benden aldı. Kanlar içindeki yüzü ve ölü gözlerine bakarken ağlıyordum ve... ve o adamın tek istediği bedenimdi.

Nasıl kaçtığımı hatırlamıyorum, o canavar nasıl oldu da ellerini benden bir saniyeliğine de olsa çekti, onu hiç bilmiyorum. Yalnızca koştum, kapısı hala açık olan arabamıza koştum, ve uzaklaştım oradan. En çok ağlamayı istedim o cehennem ıstırabı yol boyunca...

15 Temmuz

Günlük demiştik fakat haftalardır elimi sürmedim sana değil mi? Bağışla beni, ilk satırları yazdığım an kendimi yatağıma attım ve sabaha kadar ağladım, bir daha yazmamaya karar verdim. Fakat sana içimi dökmek üzse de boğazımdaki yumruğu biraz parçaladı biliyor musun? İlk önce annemi aradım ve yarım saat kadar konuştuk, sonraki gün için sözleştik. Burada yazdığım gibi heyecanlı ve hızlıca, bir şeylerden kaçıyormuş gibi konuştum telefonda da. Olsun, biraz daha rahatladım.

Sana hiç iyi bir haber veremeyecek miyim ben günlük? Veremeyeceğim galiba. Ben hamileymişim günlük, o iğrenç adamdan hamileymişim. Bunu bugün öğrendim ve sanırım hayat bana karşı, bütün evren, bütün enerjiler bana karşı. Şimdi daha sefil bir durumda, üstelik nefret ettiğim bir tecavüzcünün çocuğunu taşıyorum karnımda...

23 Temmuz

Artık yeter! Bir günüm daha zehir oldu günlük, artık dayanacak gücümün kalmadığını hissedebiliyorum. Haftalardır bir sonuca varamayan ve beni her geçen gün daha fazla yıpratan bu davanın artık bir sonuca varmasını istiyorum. Bugün o pisliğin yüzünü gördüm, canlıydı ve biraz yaklaşsa bana dokunabilecek kadar yakındık. Gözlerimi bir saat boyunca ondan kaçırdım, bunun bir daha yaşanmamasını diledim duruşma boyunca. On sekiz yıl.. Yalnızca on sekiz yıl! O tecavüzcü, o katil adamın cezası yalnızca on sekiz yıl! Bir şekilde kurtulamazsam karnımdaki şeyden eğer, babası çıktığında onsekiz yaşında olacak. Biri bana yardım etsin!

7 Ağustos

Bazen rüyalar hiç olmasaydı diyorum. Bugün rüyamda o çocuğu doğurduğumu gördüm, kanlar içinde bir küvetteydim, hemen yanımda kocamın cesedi duruyordu. Sonra birden doğruldu ve çocuğu kucağına alıp öptü, kendi gibi kanlar içinde olan ve hiç sesi çıkmayan o küçük kafalı yaratığı öptü. Bana isminin ne olacağını sordu.

Bu bebekten nasıl kurtulacağımı düşünüyorum. Hiçbir yol, hiçbir şey beni korumuyor... Bunu görmek ve yavaşça öleceğimi bile bile, hiçbir suçu olmamasına rağmen o çocuktan hayatım boyunca nefret edeceğimi bile bile doğrumak zorunda kalmak ve yaşamak? Ölüm daha tatlı duruyor, bir bıçağın ucunda ve sonu karanlık, bu karanlık gerçeklerin iğrençliğini de gizleyecek, orada ne gerçeklik olmayacak, ne acı.

10 Ağustos

Allah'ım, beynim sürekli yeni bebek isimleri üretiyor, bunu istemediğimi bile bile. Kendi beynim bile bana karşı cephe almış durumda, benim ilkel beynim de acımıyor acizliğime. Ya beynim de acizse? Affedilebilir fakat asla kabul edilemez. Tek sağlıklı yerim beynim kalmalı, ben bu çaprazda delirmemeliyim, ne olursa olsun yaşamalıyım, kocam için yaşamalıyım.

Bugün yolda yürürken bir şey gördüm günlük, benim kurtuluşum olabilecek bir şey. Üç göz bir daireydi yalnızca, fakat içeride iki de doktor vardı. Orayı nasıl bulduğumu sorma günlük, bunu kendime bile söyleyemem. İçerideki doktorlardan biri benim lise arkadaşlarımdan biriydi, beni görünce çok sevindi. Sonra hikayemi anlattım ve yardım edip edemeyeceğini sordum, o da elinden ne geliyorsa yapacağını ve beni bebekten kurtaracağını söyledi. Telefonunu aldım, sanırım işkence bitiyor!

13 Ağustos

Ben cesur biriyimdir, beni tanıyan herkes bunu bilir. Anneciğim hep 'babandan daha cesursun' derdi. Fakat benim de kabuslarım ve korktuğum şeyler var, ben de insanım. En büyük kabuslarımdan biri gözlerimin önünde gerçek oldu, üstelik sabah gözlerimi açtığımda bu kabus gitmiş değildi, karnımın içinde onu hatırlatacak bir şey bırakmıştı. En büyük kabusum gerçekleşti ve ben kocamı kaybettim, hayatımda tutunduğum tek dalı, arkadaşımı kaybettim. Artık korkacak bir şeyim yok mu? Yok... artık yalnızca üzülüyorum ve bütün bunların geçmesini, geçip gitmesini ve beynimden de çıkmasını istiyorum. Bir imkansızın hayalini kurmak aylardır beni ayakta tutan tek şey. Aylardır uyuyamıyorum ve aylardır üzgünüm, aylardır ölüyüm. Bundandır ölümden korkmuyorum, saatler sonra gireceğim ameliyattan da korkmuyorum, yalnızca geçsin ve gitsin istiyorum. Bana dokunsun ve ya beni alsın, ya da beni bir dahaki gelişine kadar yükümden kurtarsın istiyorum, ölümden tek istediğim şey bu. Karnımda taşıdığım bebekten kurtulacağım için seviniyorum, bugünün sonunda kendimi daha az kirlenmiş hissedeceğim kesin. Yalnız annem çok korkuyor, benim kadar cesur karşılamasını bekleyemezdim böyle bir şeyi zaten. Dün gece yime telefonda saatlerce konuştuk ve annemin ağlayışına dayanamadığımı bir kez daha gördüm. Uykusuzum, gözlerim tavanda sabahladım ve yine ağladım. Nefret ediyorum kendimden, bütün bunlar ben olmasaydım olmayacaktı, hiç olmamış olsaydım, bugün kurtulacağım çocuk gibi doğmadan ölseydim hiç kimse üzülmeyecekti, ben ise bunun farkında bile olmayacaktım. Yine de artık sızlanmanın sırası değil.

Günlük, olur da görüşemezsek... teşekkür ederim sana.






Serkan eldivenlerini çıkardı ve çöpe attı. Üç odalı dairenin en ucuna gitti ve sandalyesine oturdu. Arkasından hem karısı, hem de iş arkadaşı Sevim geldi, Serkan'a baktı. Serkan hafifçe gözlerini ovuşturdu ve oturduğu yerden doğruldu. Sevim'i, ayakta, haftalar önce kendisine iki cana birden mal olacak bir rica ile gelmiş olan eski arkadaşını da ameliyat masasında, öylece bıraktı.




4.6.12

Kapı

Not: Bu yalnızlık, bu şarkı dinlenirken okunursa daha çok hissedilebilecek bir yalnızlıktır:



Yalnız olduğunu bilmek garip bir duygu.

Yalnızım ve bir kapı çarpıyor, bu çaresizlik olmalı.

Yalnızım, yalnızım ve sessiz, yalnızca şiddetin sesi kulağımda.

Yalnızım ve kapı susmalı, arp çalmayı bilmiyorum.

Yalnızım, tıpkı boşlukta sallanan soğuk ellerin kadar.

Yalnızım ve kelimeler ilk defa benden kaçıyor.

Yalnızım, doğduğumda ne kadar yalnızsam.

Yalnız bir adamın yalnız tek bir nefesi kaldığında peki?

Yalnızım ve tek sıcaklığım rüzgarın varolmayışı

Yalnız düşler yankılanıyor ve kapı çarpıyor.

Yalnız o lanet olası kapı susmuyor

Yalnızca ölünce susacak bir ses.

Yalnızım ve kapı sesinden korkuyorum

Yalnızım ve kalp atışlarım ilginç geliyor.

Yalnızım ve aynasız.

Yalnız yüzümü tasvir ediyor çığlıklar.

Yalnızlık bir başkasının çaresizce gülüşünde,

Yalnızlık bir başka komanın gözleri,

Yalnızlık o sapsarı saçlar.

Yalnızım ve susuyorum korkudan.

Yalnızca mutlu olmayı istedim ben.

Yalnızım işte sarıl bana.

Yalnızım öğrenmek istediğin nedir?

Yalnız nedir bu yüzündeki donuk yokoluş?

Yalnızdım tanrılar kadar.

Yalnızca yalnızdım.

Yalnızım ve kapı çarpıyor, kırılacak.

Yalnızım ve ağlıyorum

Yalnızca kapıyı açın istiyorum.

Yalnız yüzüme vuran şimşeği kıskanıyorum

Yalnızlığı çirkin güzel mavi yüzünün

Yalnızca soytarılar görüyorum.

Yalnızım ve bir keman, dalgalar ve kapı.

Yalnız susabiliyorum göz yaşlarımdan.

Yalnızlık o bastığın tuşlar kadar tekinsiz.

Yalnızım ve bırak şu kapıyı.

Yalnızım ve bir kapı çarpıyor, bu ölüm olmalı.



30.5.12

Ritmik Hüzün


Geceydi ve şehrin üstüne günah çarşafı çekilmişti. Sokaklar tekinsizdi fakat kendine has, beyni uyuşturan bir kokusu vardı, ne iyi ne de kötü bir kokuydu bu, neden uyuşturduğunu bilemezdim beyinleri çünkü beynim uyuşuk olurdu, düşünemezdim.

"Geceler en büyük soluktur," derdim hep, "iyi olan gecedir çünkü ona kaos'u görecek gözlerini nazikçe kapar, sen sadece derin bir soluk alırsın ve görmezsin." Bazen duygularımı sıçardım boş kağıtlara, insanlar bunlara şiir derlerdi, güzel derlerdi. Çok da umrumda değildi benim, şaheserime son kez bakar, kafamın sifonunu çeker ve unuturdum düşüncelerimin posasını. Kullanmadığım bu şiirleri parayla satmayı asla istemedim, insanların en azından artıkları tekrar ve tekrar ellerine almalarını hak etmeyecek kadar değerli olduğunu düşünürdüm çünkü, işte bu yüzden insanlığı değersiz bildim, kendilerini değersiz kılan değerli ruhlar olarak tanıdım hep.

Ben unutulmaz olmayı isteyen insanlardan olmadım. Ölüm hayatı tatlı kılan bir pastel çizgiydi ve pastel çizgiyi görmemiş insanların bilemeyecekleri tek şeye karşı çıkmaları saçma geldi bana. Huzur ölüm müydü peki? Henüz ölmedim ama ölüm olmasını umuyordum. Bu dünyada benimle nefes alan çirkinlikler varken huzur büyük bir ayıptı.

Herkes bir tanrı arıyor ve herkes tanrısını farklı yerlerde arıyor. Meditasyonlar, haykırışlar, dualar. Hepsi kendilerini bulmak için derler, haklılar, çünkü insanın tanrısı ve en değerlisi yine kendisidir, tanrıya şükür kendi tanrım olmak gibi adaletsiz bir huyum yok.

Görmeden yazarım onca şiiri. Hayat bir mozaikten ibaret, hiçbir zaman göremedim, bazen körlük dumanaltı, bazen bir sis ve sesi çıkmasın diye ağzı sıkıca kapatılmış bir ölüm. Hiç görmedim, bazen görür gibi oldum ve bu sanrıları mantık denen mantıksızlıkla kelepçeleyip karaladım sayfaları. Hiçbir zaman da görmeyi istemedim hayatı fakat hep denedim, bilirdim gerçeği tüm çıplaklığıyla görmek ya gözlerimi tamamen kapatacak ya da ışığıyla beraber heyecanını tamamen çekecek yüzümden, fakat annesinden korkan bir çocuk gibi bile bile giderdim peşinden gerçeğin. İronik, aslında bulamadığımız gerçeği yürekten inanarak anlatırız insanlarımıza ve biraz daha kör ederiz gözlerimizi.

Bir ışık yok olur bütün masallarda ve mumlarla gidilir ışığın peşinden, sonunda da bulunur kayıp ışık. Mantığımın yoklukla tatlı dansı beni hiçbir zaman olduğum benden uzaklaştırmadı, çünkü ışığı ararken asla bastığım karanlığı yok saymadım.

Bir hayat tutardım sağ elimde ve sol elimdeki şey sürekli değişirdi hayatın kararlılığına inat. Sol elimdeki enteresanlıklar hep ilgimi açık tuttu ve bir saniye olsun kaçırmadım bu keşmekeşi fakat benim kadim dostum kör noktamdaydı ve beni ben yapan unuttuklarımdı, tıpkı ihtiras ve gerçeklik gibi.

Acıyı hiçbir zaman aramadım çünkü gözlerimin önünde hep bir başka örneği vardı bu koyu yeşil bağımlılığın.  En büyük düşman en çok sözü geçen değil, ebedi suskunluğuna rağmen kesin olarak kabul edilen ve bilinendi, ben de düşmanımı karşıma alırken bir parça düşmanlımla bütünleştim, yara izlerim o doldu. En güçlü ejderhayı öldürmek için yola çıkmış bir hayalperest şövalyeydim ve insanlar sapıkça bir hırsla, kendilerine zarar veren o ejderhanın beni kül edişini görmek istedi.

Dünya çok büyük bir yerdi ve bu dünden bugüne söylediğim tek isabetli söz, tek sürekli uyanıştı. Her insan en tepesi için uğraştı fakat her biri unuttu ki en tepede olmak mutlu olmak değil, tek kişilik sivri yamaçta yalnız olmaktı.

Güneş doğmak üzere, ve ben hala sıçmadım!

13.5.12

Her Neresiyse

Ya kardeşim, ben de farkındayım yazılarımın karamsar olduğunun. Her şeyin bir sebebi olduğu gibi bunun da bir sebebi var, toplaşın da anlatayım:

Bundan iki yıl öncesiydi. Her sabah dershanesine yürüyen, işi gücü geyik olan, deli gibi yemek yiyen standart bir adamdım. Hiçbir tasam da yoktu cidden, bazen hastalanırdım ya da bir yerlerde bir şeylerimi unuturdum, bunlar da tasadan sayılmazdı zaten.

Rutin yürüyüşümü yaptığım günlerden biriydi. Bu rutin yürüyüş başlangıç noktası evimiz, bitiş noktası dershane olmak üzere yaklaşık 7-8 dakika sürüyordu. Neyse efendim, ben de başlangıç noktasından çıktım yola. İki türlü gidiş vardı evimizden dershaneye; bunlardan birincisi yol kenarından geçer, ikincisi mahalle arasından geçer ve bu iki yol bir noktada birleşir, ben de oradan karşıya geçerdim.

Her zaman yaptığım gibi ikinci yolu seçip mahallenin içine doğru yöneldim. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm... Tam köşeyi dönecektim ki bir adamla burun buruna geldim. Nefesim kesildi, konuşamadım, apışıp kaldım kaldırımın üstünde. Adam bana bomboş baktı, sonra önüne baktı ve çekip gitti.

Adam engelliydi. Nasıl bir özrü olduğunu size söyleyemeyeceğim çünkü bilmiyorum fakat hayatımda gördüğüm en garip ve kötü görünen adamdı bu adam. Ben sandığınızdan daha duygusal bir adamımdır. Biraz daha bekledim ve nefesimin düzene girmesini bekledim. Kaldırıma oturdum ve aynı şeyi tekrarlayıp duruyordum: "yazık, çok yazık...".

Sonra ayakkabılarıma baktım ve düşündüm. Bu adam beni sokak ortasında göt etmeyi başarmış ve o an beynimin en yumuşak yerine saplanmıştı, atamıyordum. Düşünmeye başladım, acaba bunun kadar beni etkileyen olaylar neler olmuştu? Biraz düşündüğümde aklıma gelen yine böyle engelli, down sendromlu bir kızdı.

Hikayesi kısaca şöyle:

Kalabalık bir güruh olarak yürüyorduk, yıllar öncesiydi... Babam, annem, teyzem şeklinde uzayan bir listeydi bu. Bir ara ben ve babam yalnız kaldık, hatırlamıyorum neden. Yürürken bir adamın kucağında bir çocuk gördüm, sarışın bir kız çocuğuydu ve sadece saçlarını ve alnını görebiliyordum, babasının sırtı ise bize dönüktü. Tam olarak yanlarından geçerken gördüm çocuğu ve hiçbir şeyin farkında olmadan "baba çocuğa bak" diyerek parmağımla ufaklığı gösterdim. Önce kızın babası döndü ve sinir ile bezginlik karışımı bir ifadeyle baktı bana, ardından çocuğu gördüm.

Birkaç adım atmıştık. Babama baktım. "Bilmiyordum",dedim,"isteyerek yapmadım."

Utanç. Kafamda ikinci olarak parlayan duygu buydu işte. Önce acıma, ardından utanç. Yaklaşmıştım.

Birkaç dakika daha düşündüm. Aklıma gelen olaylar hep çok üzüldüğüm, çok şaşırdığım ve çok utandığım şeylerdi. Zorladım kafamı ve en sonunda mutlu anılara ulaştım. Pozitif şeyler en diplerdeydi ve yanlarına inmem uzun sürmüştü.

Klik! İşte işte yüzden böyle şeyler yazıyorum.

"Seks satar," diye bir laf vardır bilirsiniz. Evet, seks satar da ben de burayı "kaymak gibi 31 seks hikayeleri" şeysine çeviremem ki çevirmem de(ahahahah ulan google'da 'seks hikayeleri' diye arattım ilk bu geldi :D) fakat şunu da unutmamalı ki hüzün de satar, hem de en az seks kadar, yaldır yaldır satar. -Eğer yeteri kadar zekice, iyi ve hüzünlü yazımlışsa- okursun, ağlarsın ve unutamazsın, kafanda sürekli tekrar okursun hüzünlü yazıyı. Asla ölmez hüzün, çünkü ölüm de hüzündür çoğunlukla.

Bunu görmek pek de zor değil. Haber niteliği taşıyan şeyler duygusal şeylerdir ve yas ile keder bizi birbirimize bağlar. Peki neden?

Nedeni pek basittir bana göre. Hayat bir kavga ve çekişmedir. Her şey için, bir parça ekmek ve biraz beğeni için bile birileriyle mücadele ederler insanlar ve birbirlerinden üstün olduklarını kanıtlamaları gerekir. Sınavlara gireriz, mülakatlar geçeriz, farklı olduğumuzu kanıtlarız. İnsanı farklı kılan en büyük ve en temel şeylerden biri de, genel anlamda diğerlerinden daha güçlü olmalarıdır. Güç her türlü güç olabilir, maddi, manevi, duygusal... Fakat bu güce karşılık her insanın zaafları ve eksileri vardır. Güçlü olduğunu göstermek için bu zaaflarını içine, en içine saklayıp kilit vurur insan ve daima dik durur.    

Duygusal yazılar da direkt olarak bu kilitli duyguları hedef alır. İnsanı insan yapan şey bütün duygularıdır fakat insan yaşamak için zaafları yokmuş gibi davranmak zorunda kalır. İşte böyle duygusal şeyler, yazılar, filmler, senaryolar, görüntüler vs hepsi bu zaafları hedef alır, eğer hedef almıyorsa zaten etkilemez ve hüzünlendirmez.   İnsanların zaafları da genel olarak hüzünlendiren şeylerdedir(ölüm, kaybetmek, terkedilmek, affedilmemek) ve bir insan hüzünlü bir şey okuduğu/dinlediği/gördüğü/izlediği zaman birden onca zamandır sakladıkları zaafları yüzeye çıkar ve insan savunmasız kalır, üzülür hatta belki de ağlar. Bunu severiz, bunlar bizi etkiler çünkü söylediğim gibi güçlü durmak için kendimizi az da olsa zorlamamız, eksilerimizi gizlememiz gerekir.

"Senin kaç arkadaşını öldürdüm ben? Söyle, altı mı? İstersen sana gerçekte nasıl insanlar olduklarını hemen söyleyebilirim çünkü o an, ölmeden önceki o kısa an herkes kendisi oluverir birden."

der Joker, Batman:Kara Şövalye filminde. İşte tam olarak bundan bahsediyorum ben de, insan kendini gizler ve hep en iyi olduğunu göstermek ister -istisnalar hariç-. Bu yüzden iyi şeyler en derindedir, insan pekala iyi olmalıdır, zaten bütün bu iyilikler için yaşamalıdır.     

İşte o gün bana da anılarım aslında kim olduğumu göstermişti. Beni utandıran hareketlerim olmuştu, duygusaldım ve kesinlikle çok iyi değildim. Nedeni de bu kadar basit yazılarımdaki tüm bu dram ve duygusallığın.

Gerçi yine de abartılacak kadar karamsar yazmıyorum yahu.


11.5.12

3. Mektup

Aslında Portekiz gezisi ile ilgili sana mektup yazmayı zerre istemiyordum, öncelikle bunu belirteyim. Zaten başından beri ısınamadığım bir konuydu fakat şimdi yazıyorum gördüğün gibi.

Gezinin sonlarına geldin artık, yakında döneceksin. Ben de "şunu şunu yap" demekten kurtulmak adına gittiğin ilk günlerde yazmadım bu yazıyı. Zaten mübarek hocanızla müthiş bir gezi geçirdiğinizi de düşünmüyorum, ne diyelim, her güzel şeyin bir eksisi vardır ve sizin gezinin eksisi de o olmuş işte. Neyse yine de çok büyük bir ayak bağı ya da engel olduğunu düşünmüyorum, hatta sen aksini söylesen bile büyük ihtimalle gezinin başından sonuna kadar seni rahatsız bile etmedi, umrunda bile olmadı.

Biraz vikipedi yapalım:

Portekiz, resmi adıyla Portekiz cumhuriyeti... hımm.... fenikeliler, yunanlılar, cermenler... hımm..... Hah, kültür!

Bu ne biçim ülkedir ki akdenize kıyısı olmamasına rağmen akdeniz ülkesidir? Hehehe, uyuşturucu kısmı da var işin ya, unutuyordum asla. Şöyle bir şey buldum:

"kişisel uyuşturucu kullanımını serbest bırakmış olan ülke. şöyle ki eğer yanında 10 günlük kullanım miktarından az bişeyle yakalanırsan yırtıyorsun fakat fazlaysa sosyal servis ya da para cezası alıyorsun."

Tembel ülkedir Portekiz. Aslında az araştırmama ve zaten var olan bilgilerime göre konuşmam gerekirse gerçekten bok gibi bir yer. Feci bir yardım akışı var Portekiz'in, kabul, fakat asla gelişmiş bir ülke değil. Her türlü gıcık ve çarpık kentleşmenin yaldır yaldır olduğu bir ülke. Çok antipatik bir dilleri var ki biliyorsun ben yabancı diller konusunda çok meraklıyımdır.

Fado fado fado!

Futbol! Yer gök futbol Portekiz'de! Ne, futbolla ilgili değil misin? Tamam, geçiyorum.

Bir balık yenir ve bir de şarap içilir Portekiz'de, ikisi de şahanedir, yani bana öyle diyorlar.

Başka başka başka... Lizbon, yani senin kaldığın şehir, Portekiz'i Portekiz yapan yegane şehir. Hiç sevmedikleri İspanya'ya pek bir benzetirler Portekiz'i fakat eğer Portekiz'de yaşama gibi bir zorunluluğum olsaydı bir saniye düşünmeden kapağı Lizbon'a atardım.

Ya onu bunu bırak da, özledim seni.


3.5.12

Blues Çocukları

Bir daktilonun altında büyürüz biz. Hislerimiz bluesdur, bluesla ağlarız ve bluesla gülemeyiz, hep ağlarız. Hüzünün küçük yavrularıyız biz, büyüklerimizin büyük yaşları ve küçüklüklerine ağlarız hep.

Biz bu dünyanın çocuklarıyız. Bir şişe içine doğar ve sevgili babalarımızın şişenin diplerine kadar inip bizlerle göz göze gelmemesi için tanrıya yalvarırız. Bizler yalnız çocuklarız, ailesinin yalnız bıraktığı çekirdek çocuklarız, blues çocuklarıyız.

Bizler acıyı çok iyi biliriz ve genelde ağlarız fakat mutluluğu da çok iyi biliriz. Her boşlukta güler ve bize her güzel bakışta mutlu olmayı biliriz. Bunu babalarımız, analarımız bilmezler çünkü çok meşguldürler bağırıp kemerlerini çözmekten, izleyemezler bizim güzel masum yüzlerimizi.

Geceler bizimdir, biz blues çocuklarının... Hüzündür gece, bluesdur gece. Uykuyu pek tatmamışızdır çünkü odalarımızdaki yastıklar sırılsıklamdır hep. Çıplak ayaklarla uyanırız geceye ve selam veririz aya neredeyse her gece. Her seferinde de akıtırız göz yaşlarımızı, utanırız böyle olduğu için, utanırız kendimizden ve varlığımızdan. Suçlu bizizdir, bunca azar işitir ve ebeveynlerimizi canavara dönüştürürüz.  Suçlu biziz çünkü bilmeyiz masumiyetin suç olmadığını.

Bu bedenler bizim yabancı! Biz blues çocukları için çok önemlidir vücutları. Baktırmayız vücutlarımıza, dokundurmayız seni. Aslında kimseyi dokundurmak istemeyiz ama bazen yapamayız ve kaparız küçük çenelerimizi. En büyük tabu üzerimize yıkılır, kapatırız çenemizi, unutamayız babamızın sıcak kucağını ve utanırız yaptıklarımızdan.

Biz blues çocukları acı doluyuzdur ve bilemezsiniz acımızı, açıklayamazsınız yanıklarımızı. Ebeveynlerimize sormayın, büyüklerimize sormayın, çevremizdekilere sormayın çünkü onlar da açıklayamaz bu yaraları ve yutkunup kaçırırlar gözlerini.

Yakınıma sokmam seni yabancı! Bilmeliyim düşman mı yoksa dost mu olduğunu. Çok küçükken kaybettim güvenimi insanlara fakat beni kandırmak kolaydır, yanıma kolayca yaklaşabilirsin. Susturmak da kolaydır beni, kullanmakta. Yeter ki senin vicdanın benim ufacık vücudum kadar bile olmasın...

Biz blues çocuklarıyız. Hüzün üzerine doğarız ve bebek gülümseyişlerimiz, çocuk neşelerimiz geleceğimizde bir yara olarak kalırlar. Bizi acıtanlara da başlangıçta safça güldüğümüzü hatırlar ve dünyaya surat asarız, yalnızca göz yaşlarımızı gösteririz. Dünyadan tek isteğimiz iyi niyetli bir öpücüktür yanaklarımızdan.


2.5.12

Aslında

Eskiden genç bir kız yaşarmış. Bu kız hayatı boyunca çok acılar çekmiş. Ekmeğini dans etmekten kazanırmış. Sürekli dans eder ve böylece mutlu olurmuş.

Bu genç kızın işi dans etmekmiş. Bir kulüpte geceleri üç beş kuruşa dans eder, her gün kötü sözler işitir ve kötü kimseler başına dert olurmuş. Özellikle yağmurlu günleri çok severmiş bu kız, yağmurun temiz suyu kendisinin kirli fakat masum vücudunu ıslatıp atarmış kötülüğü üzerinden, kız böyle inanırmış. İş yerinden evine yürümek onbeş dakika sürermiş. Kız mümkün olduğunca geç çıkarmış evinden, çünkü evinde çok kötü olaylar yaşamış ve evde uykusuz kaldığı her gece ağlarmış. Yıllar önce annesi bu evde duşta düşerek hayatını kaybetmiş ve babası da bir gün delirmek üzereyken evden çıkmış ve en yakın tımarhaneye gidip kendisini alıp tedavi etmeleri için doktorların yakasına yapışmış. Kızı anneannesi almış ve o evde bakmaya başlamış, ta ki geçen sene önce babası hastane yemeğinden zehirlenip, anneannesi de bunu duyup iki gün sonrasında öldüğü güne kadar. İşte o gün bulabildiği en uygun işi, dansçılığı bulmuş ve işe başlamış.

Bir gün, kızın uykusuz kaldığı bir gecenin günü kız gözleri ağlamaktan şişmiş bir halde yatağından kalkmış ve işine geç kaldığını fark etmiş. Patronu bu gün için geç kalmamasını, aksi olursa kızacağını söylediği için çok korkup şiş gözlerle ve montuyla kapıdan çıkmış.

Yine yağmurlu bir günmüş. Kız sırılsıklam bir şekilde kulübe girmiş ve patronu bulup özür dilemiş. Patron çok sinirliymiş, kız aslında sadece yarım saat geç kalmış fakat patronu sinirli gözlerini kıza dikip eliyle kapıyı işaret etmiş. Kızın gözleri yaşarmış fakat zayıf görünmemek için koşarak kapıdan çıkmış.

Gözyaşları yağmurlarla karışırken kız bir mucize için tanrıya yalvarmış. 'Her insanın başına en az bir kere iyi bir şey gelmeli' demiş ve eve gitmeden bir mucizenin gelmesi için dua etmeye başlamış.

Köşeyi döndüğünde karşısına bir adam çıkmış. Adam delirmiş gibi bir şeyler sayıklıyor ve genç kızın hayatı boyunca yapabilmek isteyeceği güzellikte bir beceriyle dans ediyormuş. Kız önce korkmuş, fakat sonra bu adamın yeteneğini ve neşesini kıskanmış. Adam kızın aklını okumuş gibi ellerini tutmuş ve peşinden gelmesini söylemiş.

Adam kızı bir kulübeye götürmüş. Kız içeriye girer girmez kafasına odunla vurup bayıltmış, ona tecavüz etmiş ve leşini bahçesine gömmüş.

--------

İnsanların en zayıf noktası budur: Çocuklukları. Çocuklukları da hayal ve masallarla geçer, masallarda da hikaye kötü olsa da, çocuk dinlerken korkmuş ya da belki de ağlamışsa da sonunun tatlıya bağlanacağını bildiği için dinlemeye devam eder. Unutmamalı ki her rivayet edilen hikaye masal değildir fakat çirkin gerçeklikler bile bir sürü insanın oturduğu ve çay / kahve içtiği masalarda dedikodu olarak rivayet edilebilir. Aman dikkat.

28.4.12

Seçilmiş Piç


Pesimist biri değilim ben. Sadece son zamanlarda iyi şeyler söylemek bana dokunuyor. Alerji gibi düşün bu aksiliğimi, kaşıntısı var iyiliğin, düzgünlüğün. Allah kahretsin ki yapamıyorum kaşımadan, ara ara kaşıyorum, bundandır hiç bir insan aksiliğimi ve pisliğimi ciddiye almıyor. İyi şeyler ile aram iyidir. Zaten iyi şeyler arası iyi olunması gereken şeylerdir, iyiyi iyi iyi yapar, iyinin yanında bir kötü iyiyi kokutur, değiştirir. Basit cebir.

Kanamanı izlemek iğre., sadece yapamıyorum, kapatamıyorum göz kapaklarımı. Bakışlarımı kaçırmanın çok korkakça olacağını söyleyip duruyorum kendime, sanki gözlerimi sana dikip acı çekmek bir çareymiş gibi. Orada durman hoşuma gitmiyor değil, senin son anlarını izliyor olmak hoşuma gitmiyor değil... Acı çekiyorum fakat acıtan şey tatlı ve beni çağırıyor. Ölümünü, çaresizlikten ses bile çıkaramayışını görmek garip bir şekilde yapış yapış tatlı işte. Sapık ve hastalıklı olduğumu kimselere söyleme, olur mu?

Ben öleceğim, bunu biliyorum. Ölürken senin gibi bakacak mıyım acaba? Senin kadar çaresiz, senin kadar korkak olabilecek miyim? Sessizce karşılayacak mıyım ölümü, ya da eğer sükuneti bozarsam dayak mı yiyeceğim?

Karanlığın kulakları olmadığını fark ettim. Eğer kulakları varsa da çok vurdumduymaz bir şey karanlık. Binlercesini içine çektiğini, öldürdüğünü, nefeslerini tuzla buz ettiğini ne inkar ne de itiraf ediyor. Aptal. Kafasını tutup duvarlara vurasım, bir ses çıkarana kadar dövesim geliyor; ya da asla konuşamayacak olana kadar. Belki de karanlık sadece boşluktur, bilinmezlik, yokluk... Peki ya karanlıkta  sen, karanlıkta dans? Hayır hayır, daha farklı...

Bir noktayı atlıyorum. Bir nokta, ve bulacağım ölmeden.


Sen orada, hemen karşımda özgürsün, fakat acı çekiyorsun. Ben ise burada tutsağım, fakat bir acım yok, yalnızca kuruntularım var. Özgürlük sorumluluk gerektirir derler, acı sorumluluksa ölmek sorumsuzluk mudur?

Seni izlemek hoşuma gidiyor.

Bağırıyorum fakat kimse gelmiyor. Karanlık sağır ve dilsiz, üstelik pişkin, fakat insanlar, senin gibi özgür ve benim gibi sağlıklı insanlar neden duymuyor sesimi? Neden gelmiyorlar yardıma? Bir bıçak lazım bana, özgür olmalıyım ve sokmalıyım o bıçağı yardım istediklerimden birine. Sokmalıyım ki bıçağı, o bıçağın açmadığı ağızları açılmalı ve yardım için yalvarmalı. Fakat bunun için özgür olmalıyım, bu kağıt da çöpe gidiyor...

 Neden hala buradasın, bu pis yerdesin? Ben özgür değilim fakat sen özgürsün? Ah, ne diyorum ben, tabi ki tamamen özgürsün, benim tutsaklığımı paylaşmakta da özgürsün minik dostum. Burada ölmekte de özgürsün, fakat daha da özgür olsan, nerede ölmek isterdin?

Bir ses duyuyorum. Bir çok ses... Sıra sıra, adım sesi bunlar.

Sen ki küçük Don Kişot, umut dediğin yel değirmenleri görürsün rüyanda.

Ben hiçbir zaman kötü biri olmadım anlıyor musun? Belki sen kötüydün, belki kötü şeyler yaptın ve ölmeyi hak ettin ama ben ölmeyi hak edecek kadar kötü biri değilim. Cezası ölüm olan bir suçu vicdanının yorgun omuzları üzerinde taşıyan iyi bir adamım. İyi bir adamdım.

Adımlar köşeyi döndü. Son performansım.

Yalvarmak istiyorum tanrıya, dayanamasın da affetsin beni istiyorum, tıpkı annemin küçükken yaptığı gibi. Günün sonunda kurabiye benimdi o günlerde, fakat özgür değildim. Önümde koskoca iki gölge vardı ve bana ne yapmam gerektiğini söylerler, nasihat çekerlerdi. Günler ve yıllar geçtikçe ve benim salıverilme günüm yaklaştıkça özgürlüklerim artmıştı ve sonunda birden bam! Özgürdüm. Fakat ilk tutsaklığımın başından sonuna kadar, şimdi nefes bile alamayacağım o yumuşak yataktan omzuma konan ve para veren o baba elinin beni bıraktığı güne kadar mutluydum tutsaklıktan çünkü tutsaklık bir güvenceydi. Şimdi ise yine tutsağım ve burada tanrı olmadığına emin olduğum insanlar bana atacağım adımları söylüyor ve gülümsemiyorlar bile, bazen de dövüyorlar, bu yüzden yalvarmak yok. Bu güvence, sonumu bilmek, kötü hissettiriyor çünkü sonu kesin olan filme verilen para, harcanan nefes bir kayıptır. Ama ağlamak ayıptır, çünkü bilsen de yokmuş gibi davranılır son, ve artık sonundayız, ağlamak boşuna.

Adımlar parmaklıkların önünde durdular. Şimdi gözlerim boşluğa bakmıyor.

Gördüm seni minik dostum. Kapandı gözlerin sonunda, durdu kanaman, kaskatı kesildin. Benim küçük, tüylü dostum. Onurlu bir fare olarak yaşadığını söyleyeceğim cennetteki herkese, eğer gidemezsem de cehennemdekilere söyleyeceğim, oraya da gidemezsem kolumdan tutan gardiyanlara söyleyeceğim, anlatacağım şanını. Bıraksınlar beni, ben yürürüm bu yolu, zaten ezbere biliyorum, her gece rüyalarımın süsüdür bu yol. Tek kişilik, sefil bir hayatlık saltanatımın son bulduğu tahtıma oturacağım ve elektriğin düşüncelerimi de yakıp yok etmesini dileyeceğim dostum.

Ben deli değilim ama sen bir faresin.